Punch ve CapitaliZoo

Her gün, hatta bazen bir günün içinde, başka sebeplerle defalarca bir ağaç gövdesini delercesine içimizi dışımıza yongalayan onca acı yokmuş gibi; günlerdir annesi tarafından terk edildiği söylenen minik makak Punch’a kahroluyoruz. Eş zamanlı bir başka popüler gündem ise Beren Saat’in şarkısı: CapitaliZoo. Beğeneni, beğenmeyeni bir anda her mecrada oldukça sivri yorumlarla fikrini beyan etmeyi sürdürüyor. Kapitalizmin baş destekçisi popüler kültür; şarkıdaki -varsa- sistem eleştirisinin önüne geçerek asli görevini yerine getirmiş görünüyor. Beren Saat’in sesi, performansı ya da bestenin iyi ya da kötü oluşundan bağımsız olarak, ben şarkının adına ve kurduğu metafora odaklanmak istiyorum. “CapitaliZoo” — hayvanat bahçesi ile kapitalizmin çarpıştırılması. Görünmez kafesler. Sergilenen canlılar. Uyum sağlamaya zorlanan varlıklar. Şarkı kapitalizmi bir hayvanat bahçesi metaforuyla eleştiriyor. Bireyin, sistem içinde sergilenen, izlenen, kategorize edilen, uyum göstermesi beklenerek sıradanlaşmasına gönderme yapıyor.  Elbette hemen ardından akıllara gelmesi beklenen tüketim zorbalığı, doyumsuzluk, her duygunun izini süren sömürünün fırsatçı, pazarlamacı yüzü. Şarkıyı kıyasıya eleştirenlerin kaçı bu şarkıyı ya da söyleneni gerçekten duydu? Ya da anladı? “Biz CapitaliZoo’da sergilenen vahşi varlıklarız.” Punch’ın hikâyesi de tam olarak bu denklemin içinde “sergilenen” bir figür olarak çok çarpıcı. Önce tüm sevimliliyle ve yalnızlığıyla herkesin kalbine dokundu. Gerçek bir canlıydı. Sonra viral bir görüntü oldu. Ardından peluş oyuncak olarak ikonlaştı. Son olarak arzu nesnesi olarak pazarlama taktiği ve satış rekorlarıyla buluştu. Bir kaç güne kalmaz ters yöne yürüyen yalnız ve küskün penguen arkadaşı gibi unutulup gidecek. Bu kısa akış içinde merhameti yarıştıran mı, ajitasyonun farkında olup boşa  söylenen mi, birbirine neye ne kadar üzülmesi gerektiğini öğreten kalabalıklar mı? Kimi ararsanız var. Birkaç gün yoğunlaşan, sonra suyu sıkılıp bırakılan tepkiler. Tepkiyi öğüten tüketim çarkları. Metaya dönüşen duygular. Fırsatı satışa çeviren parlak fikirli marka yöneticileri. Ve yüz binlerce başka Punch’ın kaderine bir gram etki etmeyen düzen. Hepsi yerli yerinde. Yani bir hayvanat bahçesindeki kafes ile algoritmanın görünmez kafesi arasında büyük bir fark yok. Punch kafeste miydi, yoksa biz mi CapitaliZoo’nun cama yapışmış gönüllü ziyaretçileriyiz? Neye ağlıyoruz? Maymuna mı, yalnızlığa mı, yoksa sistemin ürettiği ortamda yalnızlığımıza, terk edilmişliğimize mi? Mesele yalnızca bir yavru maymun değil. Mesele, acının dahi pazarlanabilir bir içeriğe dönüşmesi. İşte tam bu sırada elverişli, afili bir kavram keşfedilip her paylaşımda, yazıda baş köşeye kuruluveriyor: Seçici merhamet! İyi bir tanım belki. Görünmeyeni işaret ediyor ama görünmesini sağlıyor mu tartışmaya değer. Biz biraz görünmez olana bakalım. Punch’a üzülenlerin Tutsak ve psikolojisi bozulmuş anne maymunu görmeyişi. Hatta onu suçlarken öfkesinin dozunu ayarlayamayıp ölmesini dilemeye varan o şefkat yok mu o şefkat! Hayvanat bahçesi denilen esaret alanda teşhir edilen, özgürlüğü unutmuş hayvancıkların kaderini normal bulan yardımseverlik. Üzülme hakkını teke indirip “şuna üzülmüyorsun ama!” derken Punch’cığa tek peluş oyuncağı yeterli bulmayıp onu oyuncak yağmuruna boğan bonkörlük! Oysa mesele “kötü anne” değil. Mesele doğasından koparılmış, kapatılmış, ruhsal çöküş yaşayan bir canlı. “Seçici merhamet” güvenli olanı seviyor besbelli. Sisteme dokunmadan üzülmeyi tercih ediyor. Peluş oyuncak göndermek, doğru yerden değişim adına tavır almaktan daha kolay. Hem şöyle en parlağından bir “kurtarıcılık” hissi sunsa da bu aldatmaca  kafesi sorgulatmıyor. Daha da çarpıcı bir başka dışavurum; bebek maymunu “satın almak istemek”. “Parasını verir kurtarırım” fikri. Merhamet mülkiyet diliyle kurulduğunda artık merhamet değil; tahakkümdür. Sahip olma refleksidir. CapitaliZoo’nun temel mantığı da bu. Peki diyelim Punch artık o kafeste türdeşleriyle değil de bir evde, yediği önünde yemediği arkasında, bir insanın kucağında alabildiğine “özgür”!Peki ya anne, peki ya diğerleri? Punch gibi ötekinin ötekisi olunca da dikkat çekemeyen, merhamet bulamayanlar? Bu noktada devreye, kamusal kimlikleri güç gösterisi, agresif erkeklik ve servet performansıyla anılan Andrew ve Tristan Tate gibi figürlerin “satın alma” teklifleri girdiğinde, tablo daha da ironikleşiyor. İnsan kaçakçılığı, şiddet ve ağır suçlamalarla gündeme gelmiş bir güç kültünün, bir yavru maymun üzerinden pek çok insanın hayatında görmediği bir fiyat teklifiyle  “koruyucu” rolüne soyunması… Neye göre biçilmiştir Punch’ın pahası? O da belli değil. Pekâlâ iki, üç karı da kopabilirdi bu beylerin gönlünden. Bu bir çelişki değil; sistem açısından tutarlı. Çünkü CapitaliZoo’da; vahşilik güç simgesi ve marka olabilir, şefkat marka olabilir, çelişki bile marka olabilir. Bir yetim yavru maymunu satın alma teklifinin alkışlanması, merhametin değil; mülkiyet ve tüketim kültürünün zaferidir artık. Bir de bakmışsınız Finike barınağında açlıktan kemikleri fırlamış köpekleri kurtaranları  “ittapar” ilan edenler Punch’a ağlayan milyonlarla bir olmuş. Bir diğeri o tanıdık hesap sorma dalgasıyla hemen yeni ve “daha kötü” bir görsel peşine düşüyor. Gazze’de elinde bez bir bebekle küçük bir kız çocuğu fotografı gayet kullanışlı ve uygun. Üzüntünün ajitasyonu da tamam. Duyarsızın duyarlıya duyar ölçer tuttuğu bir evre. Hayvanlara duyarlılık ile insana duyarlılık arasındaki kopukluk elbette sorgulanmalı.  Hatta bu sorgulama ters yöne de işlemeli. Ama asıl sorun, sistem eleştirisinin yerini duygusal boşalmanın alması. Duygu var ama kavrayış yok, süreklilik, tutarlılık yok. “Seçilmiş merhamet” tanımının servisiyle dillerde pelesenk ama kalplerde karşılığı olmayan umarsızlığın kendi seçtiğine empatisi de bazen var bazen yok. Sistemin, erkin ajitasyona uygun görüp izin verdiği üzüntü empatiyi öğütüp çoktan çöpe atmış. Çünkü politik bilinç yok. Acı, kameranın önünde değer kazanıyor. Merhamet sadece bol ışıklı sahneye çıkıyor. Şarkıda bir başka vurgu daha var: “İçimdeki çocuk uyum sağlamak istemiyor.” Punch’ın peluşa sarılması, terk edilmiş bir çocuğun iç sembolü gibi okundu. İnsanlar o görüntüde kendi kırılganlıklarını gördü. Ama o kırılganlığı üreten sistem sorgulanmadı. Yalnızlığı yaratan koşullar konuşulmadı. Yaban hayatının metalaştırılması tartışılmadı. Aynı günlerde milli parklar ranta açıldı, nesli tükenen geyikler, keçiler silah ve av sektörüne meta olarak ölüm fermanları imzalanırken insanlar Punch’a göz yaşı döktü. O kadar ki hayvancık bu selde boğularak ölecek. Belki de gerçek çelişki burada: İçimizdeki çocuk uyum sağlamak istemiyor; ama yetişkin halimiz algoritmaya uyumlu. Keşke o peluşu üreten firma, ürünü öne çıkaran bir reklam yerine, ürünü araçsallaştıran bir sosyal bilinç kampanyası başlatmayı düşünseydi. Esaret altındaki hayvanların rehabilitasyonu için, kıyıma karşı, av safarilerine karşı somut bir dayanışma çağrısı üretseydi. O zaman gerçekten dünyadaki binlerce “Punch” için bir fark yaratılabilirdi. Ama CapitaliZoo’da acı, bilinç üretmek için değil; tüketim üretmek için kullanılıyor. Belki de Punch’a ağlarken kendimize ağlıyoruzdur. Çünkü hepimiz farklı kafeslerde yaşıyoruz. Belki de o peluşa sarılan yavru bize şunu söylüyordur: Birbirimize sarılmadan önce kafesin adını koyun. O kafes yalnızca hayvanat bahçesi değil. O kafes, CapitaliZoo’nun kendisi. Sizin kafesiniz!