Bir Devlet Adamı Olarak Ahmet Cevdet Paşa

Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895) Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş dertli bir devlet adamıdır. Cevdet Paşa iki özelliği birden taşımaktadır. O hem oldukça kapsamlı bir eğitimden geçmiş bir âlim hem de çok önemli görevlerde bulunmuş bir devlet adamıdır. Devlet görevine geçişi de tamamen şartların bir tevafukudur. Bu nedenle Cevdet Paşa Aliya İzzetbegoviç’i hatırlatır. İzzetbegoviç de devlet adamlığından önce önemli bir düşünürdür ve devlet görevine geçişi tıpkı Cevdet Paşa’da olduğu gibi koşulların bir tevafukudur. Cevdet Paşa’nın yaşadığı dönem Osmanlı açısından oldukça sancılı bir dönemdir. Osmanlı iki katmalı bir tehdit altındadır. Birincisi kendisi ile ilgilidir. Osmanlı kadim sisteminden uzaklaşmış, devlet yönetimi ve sistemin tüm bileşenleri ile ilgili derin bir kriz yaşamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu dönem yaşanan derin krizden çıkabilmek için yoğun çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Örneğin, Koçi Bey Risaleleri bu krizin ne olduğu ve nasıl yönetileceğine dair döneme dair kapsamlı bir girişimden sadece bir tanesidir. Sorunlar tüm bünyeyi sarmış ve artık derinden hissedilmektedir. İkincisi ise, Osmanlı bu sorunlarla mücadele ederken dışarda, kıta Avrupa’sında farklı dinamiklere sahip yeni bir güç ortaya çıkmıştır ve Osmanlı bu yeni güce karşı sürekli mevzi kaybetmektedir. Bu kaybediş birinci katmandaki sorunlarla birleşince özgüveni zedeleyici bir şüphe zemini oluşturmuştur. Böylesi iki katmanlı ve meydan okuyucu sorunlarla mücadele eden Osmanlı’da çözüme yönelik yoğun bir tartışma devam etmiştir. Çoğu zaman iki boyutlu saldırı iç içe geçmiş ve tartışmaları bağlamından kopartabilmiştir. Tartışmalarda derin bir iç sorgulamanın olduğu, dahası derin bir kaygının ve şüphenin yaşandığı görülmektedir. Bu nedenle hem bir bilgin hem de önemli bir devlet adamı olarak iki özelliği bir alaşım gibi birleşmiş güçlü bir devlet adamı figürü olarak Cevdet Paşa’nın bu derin kaygı ve şüpheyi izale etmeye yönelik nasıl bir yaklaşım önerdiği oldukça önemlidir. Ümit Meriç, ‘Cevdet Paşa’nın Toplum ve Devlet Görüşü’ başlıklı kitabında Cevdet Paşa’nın bu katmanı sorunlara nasıl yaklaştığına dair bir bakış imkânı sunmaktadır (KeTeBe Yayınları, 2024). Cevdet Paşa Osmanlı’nın dinamikleri hakkında şüphe duymamaktadır. Bu nedenle yukarda değindiğimiz iki katmanın öncelikle birinci katmanına odaklanır. Burada sorun, kanun-u kadim’den sapılması ve dolayısıyla kanun-u kadimin unutulmasıdır (sh.81, 91). Cevdet Paşa, devleti tüm kurumlarıyla birlikte bütün olarak ele alır ve dolayısıyla sapmayı tek bir bileşenle ilişkilendirmez. Sapma bir noktadan başlamış olsa da tüm bileşenleri dönüştürmüştür. Dolayısıyla, çözüm de tüm bileşenleri tekrar kanun-u kadim’e göre asıl mecrasına döndürmekten geçmektedir. Cevdet Paşa, bu durumun kolay anlaşılması için devleti saate benzetir, saatin bir çarkında aksaklık zamanla diğer çarklarını ve bileşenlerini de bozar (sh.82). Tüm bileşenleri ile ‘eski nizam bozulmuş ve yeni bir yola girilememiştir.’(sh.115) Dolayısıyla Cevdet Paşa, mülki teşkilattan adli ve askeri teşkilata, ilmi teşkilattan tebaadaki çözülüşe kadar devlet ve toplum yapısındaki tüm bileşenlerin önceden kanun-u kadime göre nasıl kurallarla tahkim edildiğine değindiği gibi sapma ile bu yapıların ne hale geldiğinden de örnekler sunar. Bu bağlamda öncelikle Padişahın devlet meselelerini bizzat takip etmesini ve halkla doğrudan temas imkânını merkeze koymaktadır (sh.84, 91). Bu kapsamda kanun-u kadimden ilk sapmayı Divan’a bizzat başkanlık etme geleneğini bozan Kanuni ile başlatır (sh.91). Kanuni için bu durum belki devlet işlerini bizzat takip etme bağlamında bir sorun oluşturmasa da sonraki padişahlar için bu bağın kopmasını kolaylaştırmış ve yönetime vukufiyeti zayıf padişahlarla başlangıçtaki küçük sapmalar derinleşmiştir. Çünkü padişahlar da özdeş değildir. Koçi Bey risalelerinde de bunu görmekteyiz. Koçi Bey IV.Murad’a sunduğu risalede sorunları ve çözümlerini oldukça kapsamlı ele alırken I. İbrahim’e yönelik hazırladığı risale Padişaha devletin ne olduğu, bileşenleri arasındaki ilişkinin nasıl cereyan ettiğini tanıtmanın ötesine geçmemektedir. Diğer taraftan, padişahın dışındaki yöneticilerin atanmasında da kanun-u kadim deneyim ve liyakati öncelemektedir (sh.84-85): ‘Vezirler içinde liyakat ve kifayetçe üstün ve yaş ve başça büyük olanlar sadrazam olur. Bunlar nice zaman sancak beyliği ve beylerbeylik ettikten sonra nihayet Anadolu ve Rumeli beylerbeyi olarak tecrübe kazanmış ve iyi kötü zamanları yaşayarak dünyanın durumunu gereği gibi anlamış insanlardır. Mansıpların tevcihinde caize ve rüşvet alınmaz, sadece ehliyet ve hak ediş gözetilir.’ Cevdet Paşa’ya göre bu kapsamdaki bozulma da Has Odabaşı İbrahim Ağa’yı defaten sadaret makamına getiren Kanuni ile başlar (sh.92). Kanun-u kadimden bu küçükmüş gibi duran sapmalar sonraki padişahlar zamanında sürekli büyür ve kapsamı genişler (sh.93): ‘Mesela padişahla vezir-i azamları arasına kimse giremez iken III.Murad devrinde padişahın nedimeleri ve yakınları devlet işlerine müdahale ederek sadrazamlara birçok “na-makul” işin icrasını teklif ederler ve kabul etmedikleri takdirde hepsi birleşerek huzur-u hümayunda fırsat düşürüp türlü iftiralarla padişahın gazabını tahrik ederek sadrazamların kimini katlettirir, kimini sürerlerdi. Bu yüzden sadrazamlar uzun zaman Enderun halkına boyun eğdiler. Bu bağımlılık Enderun halkını büsbütün şımarttı. Devletin dizginleri “kurena-yı saltanat”ın eline geçmiştir. Vükeladan her biri padişahın yakınlarından birine bağlı ve hepsi birbiriyle birleşmiş olarak Enderun ve Birun’u sarmıştır.’ Bu etki ile devlet yönetiminde azillerin sıklığı giderek artar. Örneğin, ‘valiler sık sık azledilmekte, bir eyalet bir senede iki veya bazen üç defa bir validen alınıp diğerine verilmektedir’(sh.94). Diğer taraftan masraflar artınca devlet adamlarındaki sapmalar da yaygınlaşır (sh.94-95): ‘…Ekseri devlet adamları bu masrafların altından kalkamaz ve borca batar. Bu yüzden vezirler “imar-ı memleket ve terfih-i raiyyet” hususlarını hatırlarına bile getirmeyip, hemen kendi masraflarını çıkarmak ve mümkün mertebe hallerini düzeltmek için halkın emlak ve hayvanlarını dahi satarlar.’ Tebaanın ödediği maliyet ise sürekli artar (sh.101): ‘Yoksul halk ise asker ihracı ve menzil masrafı ve diğer seferle ilgili vergiler yüzünden takatsiz kalmıştı…’ Nihayetinde saha ile yönetim arasındaki iletişim zayıflar. Kısacası, başlangıçtaki küçük sapmalar giderek büyür ve nihayetinde sapmalar ve bozulmalar derinleşir ve her alanı etkisi altına alır. Güncel tanımlamayla kelebek etkisi devrededir. Başlangıçtaki küçük sapmalar giderek yaygınlaşır ve büyür: ‘Bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir orduyu, bir ordu bir savaşı, bir savaş bir ülkeyi kaybettirir.’ Dolayısıyla, ortaya çıkan sonuçların nedensel bağlamını belirlerken nasıl öncelikle kaldıraç görevi yapacak faktörleri belirlemek önemliyse Cevdet Paşa da kaldıraç görevini umur-u mülkiyeye vermektedir (sh.115): ‘Evvela umur-u mülkiyenin ıslahatından başlanıp da serveti ve hazinenin varidatını arttırmak, ondan sonra levazım-ı harbiyenin tamamlanmasına gayret etmek lazım.’ Bunu kim yapacaktır? Cevdet Paşa kaldıraç etkisi yapacak alanlardaki tedbirlerin sorumluluğunu da başa dönerek kanun-u kadimdeki gibi dirayet, liyakat ve deneyime sahip rical-i devlete yükler (sh.121): ‘…Bunu kim yapacak? Bu işleri bilen rical-i devlet ve erkân-ı saltanat. Bunları bulmak, bir devlet için defineye malik olmaktan yeğdir.’ Çünkü, ‘”Emanetleri ehline tevdi ediniz” emri şerifine uyulmazsa “şiraze-i devlet” sökülür, devlet nizamında perişanlık ve türlü fenalıklar ortaya çıkar. “umur-u siyasiyyede âdeme iş aramaktan vazgeçip de, işe âdem aramak kaidesi” geçerli olmalıdır.’(sh.130) Cevdet Paşa, yukarda değindiğimiz ikinci katmanla ilişkili sorunları ‘çağın gereklerini dikkate almamak’ bağlamında değerlendirir (sh.91). Dolayısıyla, önceliği birinci katmanda kanun-u kadimin kural ve kaidelerine geri dönüşe verirken çağın gereklerine uyum sağlamayı kolaylaştıracak dönüşümlerin de yapılması gerektiği üzerinde durmaktadır. Birinci katmandaki çözümler devlet ve toplumu bir bütün olarak etkileyen sistemin (veya saatin) tekrar dakik olarak ve ciddiyetle işlemesini sağlamaktan geçmektedir. Bu kabiliyet sağlandığında zaten çağın gereklerine uyumlu değişim kabiliyeti de mümkün olacaktır. Cevdet Paşa’ya göre burada da düğme yanlış iliklenmiştir (sh.127): ‘Çünkü “Frengistan’da münteşir olan fünun ve sanayinin neşir ve tervicine himmet olunmak lazım gelir iken” öyle yapılmadı. İşin başından başlanmayıp kuyruğundan tutuldu ve binanın temeline bakılmayıp damın nakşına özenildi. Bu yüzden Avrupalılaşmak çabası halkla yüksek tabakada bulunan memurların arasını açmaktan başka bir işe yaramadı. Halk medeniyet nehrinin getirdiği israf ve sefahatten nefret ederek, her türlü yenilikten ürkmeye ve hatta yeni tarzda yapılan binaları bile kerih görmeye başladı.’ Özetle Ahmet Cevdet Paşa döneminin krizini bir bütün olarak devlet ve toplum yapısındaki sapmaların birikimli sonucu olarak ele alır ve çözümü de yine bu bütünlüğü yeniden kurabilme iradesinde arar. Kanun-u kadime dönüş, Cevdet Paşa için geçmişi nostaljik biçimde yüceltmek değil; sistemi ayakta tutan ilke, liyakat ve denge mekanizmalarını yeniden işler hâle getirmektir. Bu zemin tahkim edilmeden yapılan her yenilik çabası, onun ifadesiyle binanın temeline bakmadan damın nakşına özenmekten öteye geçmemektedir. Cevdet Paşa’nın asıl önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Cevdet Paşa, geleneği çağın gerekleriyle çatışan bir yük olarak değil, doğru kavrandığında değişim ve uyum kapasitesini mümkün kılan bir imkân olarak düşünür.