Masumiyet Müzesi sandığımız kadar masum değilse?

Orhan Pamuk, Marcel Proust’un ‘Zaman’ kavramını alıp, onu İstanbul’un ‘Eşya’ ve ‘Hüzün’ dünyasında yeniden inşa etmiştir. Masumiyet Müzesi, Kayıp Zamanın İzinde’nin İstanbul şubesidir. Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ni okuduysanız, aklınıza şu soru gelmiş olabilir: ‘’Yahu bu satırların arasında sanki Marcel Proust'un ruhu dolaşıyor.’’ "Bir Fransız başyapıtı, bir Türk aşk hikayesine nasıl ilham verir?" Yani soru basit aslında. 20. yüzyılın başından bir Fransız başyapıtı, neredeyse 100 yıl sonra yazılmış takıntılı bir Türk aşk hikayesine nasıl bu kadar derinden ilham verebilir? Bu sorunun peşine tıpkı Kemal’in obsessyonları gibi düştüğümüzde bulacağımız cevaplar sadece bu iki romanın sırrını çözmekle kalmayacak; bellek, aşk ve o hepimizin içindeki zamanı durdurma arzusu hakkında da bize çok şey anlatacak. Karşımızda iki dev isim var. Bir tarafta Marcel Proust, diğer yanda Orhan Pamuk. Peki bu ikiliyi bir araya getiren şey ne? Aslında tek bir kelimeyle özetleyebiliriz: Takıntı. Ama neye karşı bir takıntı bu? Kayıp zamanı yakalamaya. Geçmişi, hayatın o acımasız akışından çekip kurtarmaya ve onu bir şekilde ölümsüzleştirmeye dair derin bir arzu. Şimdi ikisinin de merkezinde hafıza var, tamam. Ama bu konuya yaklaşımları yani gerçekten gece ile gündüz gibi. Biri anının tesadüfen kendisine gelmesini bekleyen sabırlı bir arayışçı. Diğeri ise anıları adeta birer kelebek gibi tek tek yakalayan, avlayan bir koleksiyoner. Yani biri tamamen tesadüfi, diğeri ise baştan sona kasıtlı bir eylem. Her şeyi başlatan o ilk kıvılcımı anlamak için gelin önce Proust'a gidelim. Çünkü her şey, evet her şey, o meşhur çaya batırılan küçük bir kekle, bir madlenle başlıyor. Proust'a göre geçmiş, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin içinde gizlidir ve yeniden keşfedilmesi tamamen tesadüfe bağlıdır. İşte Proust'un ortaya attığı ve bütün bu meselenin temelini oluşturan kavram tam olarak bu: İstem dışı bellek. Yani ne demek bu? Proust diyor ki, en kıymetli anılarınızı öyle 'hadi hatırlayayım' diyerek iradenizle çağıramazsınız. Onlar bir yerlerde saklanıyordur. Belki bir kaldırım taşının dokusunda, belki eski bir odanın kokusunda ya da işte bir fincan çayın tadında. Bizden habersiz orada dururlar ve bir gün, tamamen tesadüfen karşımıza çıkıverirler. Proust'a göre geçmişi geri getirmek bir irade meselesi değil, tamamen bir şans meselesi. Geçmiş bir yerlerde, sanki pusuya yatmış; doğru anı, doğru kokuyu, doğru tadı, yani o tetikleyiciyi bekliyor. ‘Bir takıntının koleksiyonu.’ Peki, gelelim Orhan Pamuk'a. Pamuk bu harika fikri alıyor ve ne yapıyor? Onu alıyor, o şansın ve tesadüfün o belirsiz ellerinden kurtarıp, bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Kasıtlı, somut, hatta anıtsal bir yapıya. Kısacası, Proust'un o sabırlı bekleyişinin yerini, Pamuk'un aktif inşası alıyor. Bu arada Pamuk daha romanını yazmadan yıllar yıllar önce Paris'te, kişisel eşyaların bir müzeye dönüştürüldüğü bu gibi yerleri geziyor, notlar alıyor, ilham topluyor. Yani ortada bir tesadüf yok. Tam aksine bilinçli bir araştırma, en başından beri planlanmış, kasıtlı bir proje var." Hatta öyle ki kurmacadaki karakter Kemal, Proust'un anlatıcısı gibi anıların bir gün tesadüfen kapısını çalmasını falan beklemiyor. Sevdiği kadın Füsun'a ait her bir nesneyi, ama her şeyi, takıntılı bir şekilde biriktiriyor. Böylece geçmişi adeta esir alıyor. Yani onun için anılar bulunacak şeyler değil, toplanacak, biriktirilecek şeyler. Kemal için bunların her biri kayıp bir aşkın ve o aşkla geçen zamanın adeta kutsal emanetleri. Her bir izmarit, her bir gazoz kapağı; belirli bir anın, belki bir gülüşün, belki bir dokunuşun somut, elle tutulur bir kanıtı artık. Pamuk'un Belleği: Kasıtlı, sistematik, özenle oluşturulmuş bir koleksiyon. Proust anıyı bir kıvılcım gibi, şans eseri yakalıyor; Pamuk'un kahramanı Kemal ise anıyı sistematik olarak biriktiyor, bir koleksiyon oluşturuyor. Yani, biri beklerken, diğeri avlıyor. Proust’a göre ****Sanat (yazmak), kaybedilen zamanı geri getirmenin tek yoludur. Ölümsüzlük, hatıraların bir sanat eserine dönüştürülmesiyle kazanılır. Pamuk için ****ise ****yazmak yetmez, eşyalar sergilenmelidir. Zaman, mekânsal bir düzleme (müzeye) yayılarak durdurulur. ‘Sanatla Zamanı Yenmek’ Aslında ikisinin de amacı aynı: Yaşanan o değerli anların geçiciliğine, faniliğine isyan etmek. Onları sanat yoluyla alıp adeta zamanın dışına taşımak. Ve tabii ki, bu yolla bir teselli bulmak. Aslında ikisinin de yaptığı sanatsal simyayı şöyle özetleyebiliriz: Değerli bir an yaşanıyor, zaman acımasızca geçiyor ve onu silmekle tehdit ediyor, ve sanatçı o anı yakalayıp kalıcı bir forma döküyor. İşte fark burada ortaya çıkıyor. Proust için bu form edebiyatın ta kendisi. O, kelimelerden dev bir anı katedrali inşa ediyor. Pamuk içinse bu form, bildiğimiz, elle tutulur bir müze. Yani araçlar farklı ama amaç tıpatıp aynı." LİMERENCE’IN KUTSAL METİNLERİ Sadece eşyalar ve bellek arasındaki benzerlik de değil aslında bu yazının yazılmasına neden olan mesele. Dürüst olmalıyım ki bu yazıyı yazmama ve hatta bu spekülatif başlığı atmama neden olan benzerlik ise aşklar, takıntılı olma hali… Aşktan da öte; adeta limerence kavramının kutsal metinleri bu iki eser. Proust'ta Swann'ın Odette'e, anlatıcının ise Albertine'e duyduğu aşk, birer hastalık gibidir. Proust, kıskançlığın bitmez tükenmez bir öğrenme hırsı olduğunu ve sevilen kişi ölse bile geçmişe yönelik kıskançlığın zihinde devam ettiğini anlatır. Swann, Odette'in her adımını takip etmek için casusluk yapmayı bile bilimsel bir araştırma gibi görür. Kemal'in Füsun'a duyduğu aşk da aynı derecede yakıcı ve takıntılıdır. Füsun'u kaybettiğinde ya da ondan uzak kaldığında dayanılmaz fiziksel ve ruhsal acılar çeker. Tıpkı Proust'un karakterleri gibi o da sevdiği kadının etrafında adeta bir "antropolog" gibi dolaşır, Keskin ailesinin evindeki her detayı, televizyon izleme alışkanlıklarını bilimsel bir titizlikle inceler. Her iki anlatıcı da sevdikleri kadınların (Albertine ve Füsun) ölümlerinden sonra onlardan kalan izlerle, geçmişin hayaletleriyle baş başa kalır ve acılarını deşmeye devam ederler. Proust'un anlatıcısı, kayıp zamanı geri kazanmanın ve ölüme karşı koymanın tek yolunun bir sanat eseri (edebiyat) yaratmak olduğunu keşfeder. Geçmişte çekilen acılar, yaşanan aşklar, bir sanat eserinin malzemesi olmak için birikmiştir. Kemal'in sanatı ve edebiyatı ise onun Masumiyet Müzesi ve bu müzenin bir nevi kataloğu olan kitabıdır. Kemal, Füsun'un eşyalarını toplayarak, onları bir müzede sergileyerek ve bu eşyaları birleştiren hikâyeyi (romanı) Orhan Pamuk'a yazdırarak kendi "Kayıp Zaman"ını yakalar. Her iki yazarın kahramanı da, hayatlarındaki anlamı, çektikleri acıları bir "eser"e (biri romana, diğeri müzeye ve onun kitabına) dönüştürerek ebedileştirir. SAPLANTI AŞK KISKANÇLIK Kemal'in Füsun'a duyduğu saplantılı aşk, Marcel Proust'un eserlerinde tanımladığı aşkın doğası, kıskançlık, hastalık hali ve nesneler aracılığıyla geçmişi yeniden yaratma (hafıza) temalarıyla birebir örtüşür. Proust'a göre bir kadına âşık olduğumuzda aslında yaptığımız şey, kendi ruh halimizi ona yansıtmaktır; önemli olan kadının değeri değil, bizim ruh halimizin derinliğidir. Aşk, sevilen insana aslında sadece seven kişide var olan şeyler katar. Kemal'in Füsun'a duyduğu aşk da böylesi bir öznel projeksiyondur. Kemal, Füsun'un kendi aklından geçenleri ve hayallerini anlamaya çalışmak yerine, kendi kafasının "kendi kendine afyonlu bir iksir salgılayarak" ürettiği hayallere kapılır ve yalnızca onun hakkında hayaller kurar. Proustyen aşkın en temel yapıtaşlarından biri kıskançlıktır. Proust, kıskançlığı "öyle bir öğrenme hırsıdır ki, onun sayesinde... bilmek istediğimiz şeyin dışında mümkün olan her şeyi öğreniriz" şeklinde tanımlar. Swann'ın Odette'e duyduğu aşkta olduğu gibi, sevilen kadının en sıradan hareketlerine duyulan merak, gerçeğin araştırılmasına yönelik bilimsel bir inceleme yöntemine dönüşür. Kemal'in Füsun'a duyduğu saplantıda da kıskançlık temel bir motiftir. Füsun'un hayatındaki diğer erkekler (Turgay Bey, Kenan, Feridun) Kemal'de dayanılmaz krizler yaratır. Turgay Bey'le karşılaştığında Füsun'un ona dönmüş olabileceği düşüncesi onu öfkeden serseme çevirir. Tıpkı Proust'un anlattığı gibi, sevilen kişinin bizden uzakta başkalarıyla olabileceği düşüncesi ve onlara ilişkin belirsizlikler kıskançlığı besleyip aşkı bir işkenceye dönüştürür. Tedavisi Olmayan Bir Hastalık Olarak Aşk Proust aşkı, "tedavisi olmayan bir hastalık" olarak nitelendirir. Swann'ın aşkı nasıl ki onun bütün alışkanlıklarına, düşüncelerine ve sağlığına nüfuz etmiş "ameliyat edilemez" bir hastalıksa, Kemal'in aşkı da aynen öyledir. Füsun'dan ayrı kaldığında acı, öldürücü ve zalim bir hal alır; Kemal ölü gibi yatağa uzanıp onsuz nasıl yaşayacağını düşünür. Aşk hastalığından kurtulduğunu sandığı zamanlarda bile, en küçük bir işaret bu hastalığın ve aşk acısının tekrar nüksetmesine neden olur. Hatta Kemal, tıpkı kronik bir hastanın durumunu kabullenmesi gibi, bir gün bu hastalıktan kurtulacağı umudunun bile aslında ıstırabının süresini uzatmaktan başka bir işe yaramadığını idrak eder. Her üç ilişkide de erkeğin aşkı, kadının bilinmezliği ve ulaşılamazlığı üzerinden, adeta bir "kıskançlık hastalığı" olarak şekillenir. Sonuç olarak; Odette, Albertine ve Füsun, âşıklarının zihninde kendi gerçekliklerinden çok, erkeklerin hayal gücü, kıskançlığı ve estetik takıntılarıyla yeniden yaratılmış kadınlardır. Üç erkek de aşkın getirdiği ıstırabı ve kadının ulaşılamaz gizemini, nihayetinde bir "eser" (Proust'un romanı ve Kemal'in müzesi) yaratarak ebedileştirir. Ve son olarak bu benzerlik, bu esinlenme ve hatta yerelleştirme öyle güçlü ki Orhan Pamuk’a Nobel ödülü verilirken atfedilen onur cümlesinde aynen şu satırlar yazıyordur; “Doğduğun kenti, Dostoyevski’nin St. Petersburg’u, James Joyce’un Dublin’i ve Proust’un Paris’i yaptığı gibi, vazgeçilmez edebiyat toprağı haline getirdin. - İsveç Akademisi, 2006 Pamuk Proust'u kopyalamıyor, ona kendi coğrafyasından, kendi zamanından bir cevap veriyor, bir diyalog kuruyor. Proust'un o tesadüfen bulunan anılarının mucizevi gücüne karşılık, Pamuk kasıtlı olarak biriktirilen, avlanan anıların tesellisini masaya koyuyor. Biri anının gelmesini bekledi, diğeri ise onu avladı ve bir vitrine koyarak ölümsüzleştirdi. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Masumiyet Müzesi masum Cengizhan Çelik, Independent Türkçe için yazdı Cengizhan Çelik Çarşamba, Şubat 25, 2026 - 16:30 Main image:

Kolaj: Independent Türkçe

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Masumiyet Müzesi sandığımız kadar masum değilse? copyright Independentturkish: