Türkiye: Bölgesel Bir Aktör Değil, Merkez Ülke Ortadoğu üzerine konuşurken çoğu zaman Türkiye’yi sıradan bir bölge ülkesi gibi ele alma hatasına düşülür. Oysa Türkiye ne yalnızca bir Ortadoğu ülkesidir ne de yalnızca bir Avrupa devletidir. Türkiye, iki güvenlik ve iki medeniyet havzasının kesişiminde duran bir merkez ülkedir. Türkiye, NATO üyesidir. Soğuk Savaş’tan bu yana Batı güvenlik mimarisinin doğu kanadını taşımaktadır. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Suriye sınırına uzanan askeri ve stratejik hattı, Avrupa güvenliğinin ayrılmaz parçasıdır. Ancak Türkiye’yi benzersiz kılan yalnızca bu askeri konum değildir. Onu farklı yapan, Müslüman çoğunluklu bir toplum olarak bölgenin sosyolojik dokusunun içinden gelmesidir. Bu ikili kimlik Türkiye’yi bir “köprü”den daha fazlası haline getirir. Köprüler geçiş içindir; oysa Türkiye bir eksendir. Güvenlik, enerji, göç ve ticaret hatlarının kesişim noktasındadır. Ekonomik açıdan bakıldığında da tablo değişmez. Türkiye, üretim kapasitesi ve sanayi altyapısı bakımından Ortadoğu’nun en gelişmiş ekonomilerinden biridir. Avrupa pazarına entegre bir üretim sistemine sahiptir. Irak’ın yeniden inşası, Suriye’nin geleceği, Körfez sermayesinin yönü ve enerji koridorlarının güvenliği Türkiye’den bağımsız düşünülemez. Türkiye istikrarlıysa bölgesel ticaret akışı sürer; kırılgansa zincirleme etkiler başlar. Bunun yanında tarihsel hafıza faktörü vardır. Türkiye, Ottoman Empire’nin mirasçısıdır. Bu, romantik bir nostalji değil, sosyolojik bir gerçekliktir. Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya, Musul’dan Halep’e uzanan coğrafyada akrabalık bağları, kültürel ortaklıklar ve şehir hafızaları hâlâ canlıdır. Bölge halkları Türkiye’yi yalnızca bugünkü dış politikasıyla değil, tarihsel süreklilik içinde algılar. Türkiye’nin Müslüman kimliği de bu tabloyu tamamlar. Batı ittifakı içinde yer alan, ancak kültürel olarak bölge halklarına yabancı olmayan bir ülke olarak Türkiye, eşsiz bir diplomatik kapasiteye sahiptir. Seküler devlet geleneği ile İslam dünyası içindeki konumu arasındaki denge, ona çift yönlü bir meşruiyet alanı açar. Tam da bu nedenle Türkiye’nin iç barışı, bölgesel barışın ön koşuludur. Eğer Türkiye kendi toplumsal uzlaşmasını özellikle Türk–Kürt meselesinde kalıcı bir dengeyi – kurumsallaştırabilirse, yalnızca kendi istikrarını sağlamış olmaz. Aynı zamanda Suriye ve Irak hattında istikrar üretme kapasitesi kazanır; Batı ile İslam dünyası arasında güven inşa edebilir; ekonomik entegrasyonun merkezine dönüşebilir. Ancak iç kırılganlık sürdüğü sürece Türkiye’nin jeopolitik avantajı, stratejik bir zafiyete dönüşme riskini taşır. Türkiye sıradan bir devlet değildir. Bu yüzden onun iç barışı yalnızca ulusal bir mesele değil, bölgesel bir kader meselesidir. Kürtler: Coğrafyanın Sessiz Ama Sürekli Gücü Ortadoğu’yu anlamak isteyen herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek vardır: Kürtler bu coğrafyanın geçici unsuru değil, kurucu halklarından biridir. Kürtler binlerce yıldır Anadolu ve Mezopotamya hattında yaşamaktadır. Bugünkü Türkiye’nin doğusundan Irak’ın kuzeyine, Suriye’nin kuzeyinden İran’ın batısına uzanan geniş dağlık kuşak, tarih boyunca yalnızca bir yerleşim alanı değil, bir süreklilik alanı olmuştur. Bu süreklilik, Kürtleri modern devlet sınırlarının ötesinde tarihsel bir özne haline getirir. Kürtlerin varlığı 20. yüzyılın siyasal krizleriyle başlamadı; aksine modern sınırlar, kadim bir toplumsal gerçekliği böldü. Bugün Kürtlerin dört ayrı devlet – Türkiye, Irak, Suriye ve İran – sınırları içinde yaşıyor olması, onları zayıf değil, aksine bölgesel bir faktör haline getirmiştir. Çünkü bu durum Kürt meselesini yalnızca bir ülkenin iç meselesi olmaktan çıkarır; doğrudan bölgesel güvenlik ve siyaset meselesine dönüştürür. Kürtlerin tarihsel ağırlığı yalnızca demografik değildir. Aynı zamanda siyasal ve entelektüeldir. yüzyılda Selahaddin Eyyubi yalnızca bir komutan değil, adalet anlayışı ve siyasi dengeleri değiştiren liderliğiyle Ortadoğu’nun kaderini şekillendiren bir figür olmuştur. Haçlı Seferleri döneminde kurduğu siyasal denge, bölgesel hafızada hâlâ güçlü bir yer tutar. İslam düşünce ve bilim geleneğinde de Kürt kökenli birçok isim vardır. İbn Kesir tefsir geleneğinin önemli temsilcilerindendir. El Cezeri (İsmail Ebul-İz) mekanik ve mühendislik alanında çağının ötesine geçen eserler bırakmıştır. Bediüzzaman Said Nursi modern dönemde dinî düşünce ile toplumsal dönüşüm arasındaki ilişkiyi yeniden yorumlamıştır. Mevlana Halid Bağdadi ise tasavvuf geleneği üzerinden geniş bir coğrafyada etkili olmuştur. Bu isimler yalnızca etnik bir referans değil; bölgesel medeniyet üretiminin parçasıdır. Kürtler tarih boyunca askeri, dini ve entelektüel alanlarda bölgesel siyasetle temas halinde olmuştur. Günümüzde ise Kürtlerin jeopolitik konumu daha da görünür hale gelmiştir. Irak’ın kuzeyindeki otonom yapı, Suriye’deki fiili durum, Türkiye’deki siyasal ve toplumsal varlık ve İran’daki nüfus dağılımı birlikte düşünüldüğünde, Kürtler Ortadoğu’nun dört ana jeopolitik hattına temas eden tek halktır. Bu çerçevede Irak Kürdistan Bölgesi’nin son yıllarda izlediği görece dengeli ve diplomasiye açık siyaset de dikkat çekicidir. Özellikle Mesud Barzani’nin Suriye iç savaşının farklı evrelerinde askeri rekabet yerine Kürtler arası diyalog ve bölgesel diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabası, Kürt siyasetinin yalnızca silahlı mücadeleyle değil müzakere ve uzlaşı arayışıyla da şekillenebileceğini göstermiştir. Barzani’nin hem Ankara ile hem de Erbil–Suriye hattında temasları sürdürme yaklaşımı, Kürt meselesinin bölgesel bir yangın alanına dönüşmemesi adına önemli bir denge siyaseti örneği olarak okunabilir. Bu gerçek iki sonucu beraberinde getirir: Birincisi, Kürtlerin istikrarı bölgesel istikrarın ön şartıdır. İkincisi, Kürtlerin dışlanması ya da sürekli güvenlik sorunu olarak görülmesi, bölgesel kırılganlığı kalıcı hale getirir. Kürtler yalnızca kimlik talep eden bir topluluk değildir; aynı zamanda enerji havzalarının, sınır geçişlerinin, dağlık güvenlik hatlarının ve ticaret koridorlarının üzerinde yaşayan bir halktır. Bu da onları jeopolitik olarak stratejik bir konuma yerleştirir. Bu nedenle Kürt meselesi yalnızca etnik bir tartışma değil, doğrudan bölgesel düzen tartışmasıdır. Eğer Kürtler yaşadıkları ülkelerde eşitlik, temsil ve güvenlik zemininde sisteme entegre olursa, Ortadoğu’da çatışma üretim kapasitesi azalır. Aksi halde her kriz, Kürt coğrafyasını yeniden bir gerilim alanına dönüştürür ve bu gerilim domino etkisi yaratır. Ortadoğu barışının kilidinden söz ediyorsak, bu kilidin iki ana unsuru vardır: Türkiye’nin merkez ülke kapasitesi ve Kürtlerin bölgesel süreklilik gücü. Bu iki unsur çatışma üretirse bölge kırılganlaşır. Uzlaşma üretirse denge oluşur. Çözülmeyen Kürt Meselesinin Türkiye’ye Maliyeti Bir devletin en büyük stratejik gücü yalnızca ordusu, ekonomisi ya da diplomasisi değildir. Asıl güç, iç barış kapasitesidir. İç barışı sağlamamış bir ülke, dışarıda ne kadar iddialı olursa olsun, jeopolitik ağırlığını tam kullanamaz. Türkiye’de Kürt meselesinin kalıcı ve kurumsal bir çözüme kavuşmamış olması, yalnızca bir kimlik tartışması değildir. Bu durum, savunmadan ekonomiye, siyasetten uluslararası itibara kadar çok boyutlu bir maliyet üretmektedir. 1. Savunma ve Güvenlik Maliyeti On yıllardır süren güvenlik merkezli yaklaşım, devletin ciddi bir askeri ve güvenlik harcaması yapmasına yol açtı. Terörle mücadele, sınır ötesi operasyonlar, iç güvenlik yatırımları ve istihbarat kapasitesi için ayrılan bütçe, doğal olarak kalkınma ve sosyal politika alanlarından kaynak çekti. Güvenlik ihtiyacı elbette meşrudur. Ancak kronikleşmiş bir güvenlik sorunu, devleti sürekli reaktif bir pozisyona iter. Türkiye’nin Suriye ve Irak sahasında yürüttüğü askeri faaliyetler çoğu zaman doğrudan Kürt meselesiyle bağlantılıdır. Bu da iç mesele ile dış güvenlik arasında sürekli bir gerilim üretir. İç barış sağlanmadan dış güvenlikte kalıcı istikrar üretmek zordur. 2. Ekonomik Maliyet Belirsizlik yatırımın en büyük düşmanıdır. Kürt meselesinin çözülmemiş olması: Güneydoğu Anadolu’nun potansiyelinin tam kullanılamamasına Özel sektör yatırımlarında çekincelere Turizm ve sınır ticaretinde dalgalanmalara Uluslararası sermayenin risk algısının yükselmesine neden olmaktadır. Oysa Türkiye, genç nüfusu ve üretim kapasitesiyle bölgesel ekonomik merkez olabilecek bir ülkedir. Ancak kronik bir iç mesele, ülkenin risk primini yükseltir. Risk primi yükseldikçe borçlanma maliyeti artar, yatırım iştahı azalır ve büyüme kırılganlaşır. Bu sadece bölgesel değil, ulusal bir ekonomik kayıptır. 3. Siyasal Enerji Kaybı Kürt meselesi, Türkiye’de siyasetin gündemini onlarca yıldır belirleyen temel başlıklardan biridir. Bu durum: Demokratik reform enerjisinin güvenlik tartışmalarına sıkışmasına Siyasi kutuplaşmanın derinleşmesine Kimlik eksenli siyaset üretiminin artmasına yol açmaktadır. Siyasal sistem enerjisini kriz yönetimine harcadığında, uzun vadeli kalkınma vizyonu zayıflar. Türkiye’nin anayasal reform, kurumsal derinleşme ve demokratik kalite alanında yaşayabileceği ilerlemeler, çoğu zaman bu meselenin gölgesinde kalmaktadır. 4. Uluslararası İlişkiler ve İtibar Türkiye hem NATO üyesi hem Avrupa ile kurumsal bağları olan hem de Müslüman çoğunluklu bir ülke olarak eşsiz bir konuma sahiptir. Ancak Kürt meselesi uluslararası platformlarda sürekli gündeme gelen bir başlık olmuştur. Avrupa Birliği raporlarından ABD Kongresi tartışmalarına kadar birçok uluslararası zeminde Türkiye’nin demokratik standartları bu mesele üzerinden değerlendirilmiştir. Bu durum: Diplomatik pazarlık alanlarını daraltmakta İnsan hakları eleştirilerini kronik hale getirmekte Türkiye’nin “normatif güç” iddiasını zayıflatmaktadır Bir ülke kendi iç meselesini çözemediği algısıyla anıldığında, bölgesel krizlerde arabulucu ya da rol model olma kapasitesi de sınırlanır. 5. Rol Model Paradoxu Türkiye uzun yıllar boyunca “Müslüman, demokratik, Batı ile entegre” bir model olarak sunuldu. Bölge halkları açısından Türkiye, hem modernleşmiş hem kimliğini koruyabilmiş bir ülke olarak algılandı. Ancak iç meselelerini kalıcı biçimde çözememiş bir ülkenin model iddiası zayıflar. Bu bir güç kaybıdır. Çünkü model olmak askeri güçle değil, iç istikrar ve demokratik güvenle mümkündür. Kürt meselesinin maliyeti yalnızca güvenlik harcamaları değildir. Asıl maliyet, kullanılmayan potansiyeldir. Türkiye: Bölgesel ekonomik merkez olma potansiyelini, Arabulucu ve istikrar üretici aktör rolünü, Demokratik model iddiasını, Jeopolitik avantajını tam kapasite kullanamamaktadır. Sorun çözülemediği sürece Türkiye güçlü bir devlet olabilir; fakat dönüştürücü bir bölgesel güç olamaz. Eğer çözülürse, Türkiye yalnızca bir güvenlik sorununu aşmış olmayacaktır. Aynı zamanda ekonomik, diplomatik ve siyasal olarak sıçrama yapma imkânı bulacaktır. Ortadoğu barışının kilidi denilen şey tam da burada anlam kazanır: İç barışını kurumsallaştırmış bir Türkiye, yalnızca kendi kaderini değil, bölgesel dengeyi de etkileyebilir. Kilit Nerede, Anahtar Kimde? Ortadoğu’da krizler bitmiyor. Devletler yıkılıyor, sınırlar tartışılıyor, vekâlet savaşları sürüyor. Küresel güçler bölgeyi kendi stratejik hesaplarının satranç tahtası olarak görmeye devam ediyor. Ama bu karmaşanın içinde gözden kaçan bir gerçek var: Ortadoğu’daki en kritik fay hattı Arap–İsrail hattı değil, yalnızca İran–Batı gerilimi de değil. Bölgenin tam merkezinde, Anadolu’dan Mezopotamya’ya uzanan hat üzerinde tarihsel bir mesele duruyor: Türkler ile Kürtler arasındaki ilişki biçimi. Türkiye bir merkez ülke. Kürtler bölgesel bir gerçeklik. Bu iki unsur çatışma üretirse, kriz yalnızca ulusal sınırlar içinde kalmaz; Suriye’ye, Irak’a, İran’a ve hatta Avrupa güvenlik mimarisine kadar yayılır. Uzlaşma üretirse ise tam tersine bir istikrar dalgası oluşturabilir. Bugün Türkiye güçlü bir orduya sahip olabilir. Bölgesel operasyon kapasitesi yüksek olabilir. Ekonomik potansiyeli hâlâ canlı olabilir. Ancak iç barışı kurumsallaştıramamış bir ülkenin jeopolitik avantajı sınırlı kalır. Aynı şekilde Kürtler de yalnızca kimlik talep eden bir topluluk değildir; dört ülkeye yayılan demografik ve jeopolitik bir gerçekliktir. Dışlanmışlık üretildiğinde bölgesel kırılganlık artar; entegrasyon ve eşitlik üretildiğinde ise istikrar alanı genişler. Bu nedenle mesele romantik bir kardeşlik söylemi değil, stratejik bir zorunluluktur. Türk–Kürt uzlaşması: Türkiye’nin savunma yükünü hafifletecek, Ekonomik risk primini düşürecek, Demokratik standartlarını yükseltecek, Uluslararası pazarlık gücünü artıracak, Bölgesel arabuluculuk kapasitesini güçlendirecek, Ve en önemlisi Ortadoğu’da yeni bir denge üretecektir. İçeride çözülmeyen her sorun, dışarıda maliyet olarak geri döner. İçeride kurulan her barış ise dışarıda etki üretir. Türkiye Osmanlı’dan miras aldığı tarihsel hafızayla, NATO üyeliğiyle ve Müslüman kimliğiyle eşsiz bir konuma sahiptir. Kürtler ise bu coğrafyanın tarihsel ve sosyolojik sürekliliğini temsil eder. Bu iki unsur çatışma değil, uzlaşma üretirse, Ortadoğu’da yeni bir jeopolitik denge doğabilir. Gerçek soru şudur: Türkiye enerjisini kronik bir güvenlik döngüsünde mi tüketecek, yoksa bu meseleyi çözerek bölgesel güç kapasitesini mi tahkim edecek? Kilit oradadır. Anahtar ise çatışmayı sürdürmekte değil, cesur ve kapsayıcı bir siyasal akıldadır. Ortadoğu’nun geleceği belki de ilk kez dış güçlerin değil, bu coğrafyanın iki kadim halkının alacağı karara bağlıdır. Türk–Kürt Uzlaşmasının Yol Haritası Türk–Kürt uzlaşması soyut bir temenniyle değil, somut ve cesur bir siyasal programla mümkün olabilir. Eğer bu mesele gerçekten bölgesel barışın kilidiyse, anahtar da hukuki, idari ve zihinsel dönüşümden geçmektedir. 1. Yeni Bir Anayasal Tanım: Eşit Kurucu İrade Her uzlaşma, eşitlik hissiyle başlar. Bunun yolu ise anayasal güvence üretmektir. Türkiye’de anayasanın ilk dört maddesi uzun yıllardır tartışma dışı kabul edilmiştir. Ancak tarihsel meseleler tabu alanlarında değil, siyasal cesaret alanlarında çözülür. Vatandaşlık ve ulus tanımının kapsayıcı ve çoğulcu bir zeminde yeniden yapılması, uzlaşmanın ilk adımıdır. Kürtlerin anayasal düzlemde Türkiye’nin kurucu halklarından biri olarak tanınması, sembolik değil yapısal bir dönüşüm anlamına gelir. Bu, devleti zayıflatmaz; aksine aidiyeti güçlendirir. Eşit kurucu irade fikri, bölünme değil bütünleşme üretir. 2. Dil Meselesi: Güvenin Temeli Dil, kimliğin en görünür unsurudur. Kürtçenin resmi statü kazanması ve anaokulundan üniversiteye kadar eğitim dili olarak kabul edilmesi, yalnızca pedagojik değil psikolojik bir eşiği de aşmak anlamına gelir. Bu adım Türkiye genelinde uygulanırsa daha sağlıklı bir eşitlik zemini oluşur. Alternatif olarak Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde uygulanması da bir geçiş modeli olabilir. Ancak temel ilke nettir: Anadilde eğitim bir güvenlik riski değil, toplumsal barış aracıdır. 3. Yerinden Yönetim ve Demokratik Valilik Modeli Merkeziyetçilik Türkiye’nin tarihsel refleksidir. Oysa ademi merkeziyetçi bir model, özellikle çok kimlikli toplumlarda istikrar üretir. Valilerin halk tarafından seçilmesi ve merkezi devlete ana hatlarda bağlı kalmak kaydıyla geniş yetkilere sahip olması, demokratik meşruiyeti güçlendirir. Güvenlik ve asayiş güçlerinin doğrudan valilere bağlı olması ise yerel sorumluluk bilincini artırır. Bu model bir federasyon ilanı değil, güçlü bir yerel demokrasi inşasıdır. Üniter yapı korunabilir; ancak yetki dağılımı modernleştirilebilir. 4. Hafızanın Onarımı: Coğrafi İsimlerin İadesi Coğrafi ve yer isimlerinin Kürtçe adlarının iade edilmesi, bir hafıza restorasyonudur. Haritalarda, resmi müfredatta ve kamusal alanda bu isimlerin yer alması, inkâr siyasetinden tanıma siyasetine geçiş anlamına gelir. Devletler hafızayı silerek değil, çoğullaştırarak güçlenir. 5. Güçlü Belediyecilik ve Ekonomik Yetki Belediye başkanlarının ekonomik, sosyal ve idari açıdan geniş yetkilere sahip olması, yerel kalkınmayı hızlandırır. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarından elde edilen gelirlerin öncelikle bölgenin ekonomik şartlarını iyileştirmek için kullanılması, sosyal adalet duygusunu güçlendirir. Ekonomik eşitsizlik sürdükçe siyasal gerilim de sürer. Refah paylaşıldıkça aidiyet artar. 6. Bölgesel Boyut: Sınırların Ötesinde Stratejik Destek Türk–Kürt uzlaşması yalnızca Türkiye sınırları içinde kalamaz. Kürtler dört ülkeye yayılmış bir halktır. Bu nedenle Türkiye’nin bölgesel vizyonu da dönüştürülmelidir. Suriye’de federal bir yapının oluşması ve Kürtlerin söz sahibi olduğu bir bölgesel düzenin desteklenmesi, çatışma yerine işbirliği üretir. Irak’ta Kürt kazanımlarının korunmasına ve Kurdistan Region’nin güçlenmesine siyasi ve ekonomik destek verilmesi, Türkiye için tehdit değil stratejik ortaklık fırsatıdır. İran’daki Kürt varlığının kültürel ve siyasal haklarının korunmasını savunmak da bölgesel istikrarın parçasıdır. Bütün bölgede Kürt kazanımlarının korunması; siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik olarak desteklenmesi, Türkiye’yi çatışma üreten değil denge kuran aktöre dönüştürür. Bu yol haritası radikal görünebilir. Ancak statükonun maliyeti daha ağırdır. Türk–Kürt uzlaşması: Devletin güvenlik yükünü azaltır, Ekonomik büyümeyi hızlandırır, Uluslararası itibarını güçlendirir, Bölgesel krizlerde Türkiye’yi belirleyici aktör haline getirir. Asıl soru şudur: Türkiye korkular üzerinden mi siyaset üretecek, yoksa özgüven üzerinden mi? Cesur bir uzlaşma, devleti küçültmez; onu tarihsel bir sıçrama noktasına taşır. Ortadoğu’nun kilidi Türklerle Kürtlerin elindeyse, anahtar da eşitlik, tanınma ve ortak gelecek iradesindedir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. ORTADOĞU barış türk kürt Dr. Seyfeddin Neslinebi, Independent Türkçe için yazdı Dr. Seyfeddin Neslinebi Perşembe, Şubat 26, 2026 - 09:30 Main image:
Görsel: Andrea Ucini
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Ortadoğu barışının kilidi: Türk–Kürt uzlaşması copyright Independentturkish: