“…eğer sonuncu birinci olacaksa, bu ancak iki başoyuncunun kanlı ve kesin çatışması sonucu olabilir. Sonu baş yapmaya yönelik bu kararlılık, kuşkusuz şiddet de dâhil olmak üzere bütün imkânlar işin içine katıldığında başarılı olabilir ancak.” Bu ifade Fransız sömürgesi Martinik doğumlu bir psikiyatrist ve yazar olan Frantz Fanon’a ait. İsminin hâlâ yankılanmasını sağlayan şey ise, sömürgecilik karşıtı düşüncelerini Marksizme içkin bir biçimde geliştirme çabasına dönük bir yaşam sürmesiydi diyebiliriz. Gazze’deki Siyonist rejime karşı yürütülen direnişin liderleri tarafından sıklıkla adının anılmasının sebebiyse oldukça net: Fanon’un; alıntıladığımız kitabında da yaptığı gibi sömürgecilikten kurtuluş amaçlı kullanılacak şiddeti meşru ve gerekli bir araç olarak görmekten, hatta bunu yüksek sesle dile getirmekten asla sakınmadığı bir yaşamı oldu. 2004 yılından bu yana Frantz Fanon adına bir de ödül veriliyor. Ödülün amacı, Fanon’un öncülük ettiği bu radikal mücadele alanını canlı tutmak. Fakat bu yılki sahibine baktığımızda, ödülün Fanon’un amacıyla asla örtüşmeyen, hatta onun savunduğu şeyi itibarsızlaştırmayı hedefleyen fikirlerin sahibi olan bir isme gittiğini görüyoruz: Judith Butler. Butler aynı zamanda Marx adına geliştirilen teorilerin kimlik ve bilhassa cinsel kimlik mücadelesine indirgenmesine neden olan düşünsel zincirin önemli ve güncel isimlerinden de biri. Fakat bu tercihin asıl çarpıcılığı; Butler’ın savunduğu çizgiyi emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bükerek, Filistin halkına Fanon’un direniş yolu yerine pasifizmi salık verdiği o 2023 tarihli denemesinde gizli. Sınıfsız sol siyasetin 'doğal' sonucu Ödülü veren jüri üyelerinin kimliklerine ya da bu sene özelinde kapalı kapılar ardında yürüttükleri lobi faaliyetlerine dair bir tartışma yürütmek bu yazının amacı değil. Bu gibi meselelerde dedektiflik çalışması bazen çok önemli bağlantıları açığa çıkarma potansiyeline sahip olsa da karşımızdaki tabloya dair siyasal bir sorumlu aramak daha doğru bir yöntem gibi görünüyor. O halde bu ödül skandalının ideolojik gerekçelerini anlamaya çalışalım ve sıklıkla Batılı sol geleneğin, solun içine sızdırılmış bir Truva atı olduğundan bahsettiğimizi hatırlatarak devam edelim. Judith Butler örneğinde karşılaştığımız manzara, artık o ahşap atın karnından Batı'nın saygın isimlerinin tek tek dökülmeye başlamasıdır diyebiliriz. Kastettiğimiz şeyi ödül meselesi özelinde değerlendirecek olursak: Siyonist İsrail’in yapmaya çalıştığı şeyin açıkça ortada olduğunu söyleyebiliriz. Onlar, Filistin’de uyguladıkları soykırımın, siyasal alanda olduğu kadar toplumsal vicdan üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi de ortadan kaldırmak istiyorlar. Ne yazık ki siyasal olarak İsrail hükümetinin önünde bir engel bulunduğundan da bahsedemiyoruz. Küresel çapta işçi örgütlenmelerinin etkisinin oldukça kısıtlı kalmasının yanı sıra Siyonizme karşı duran ya da ticari yaptırım uygulayan bir devlet bulmak da neredeyse imkânsız. Türkiye de dâhil olmak üzere tüm emperyalist ülkeler Siyonizmin arkasına dizilmiş vaziyetteler. Ancak mesele toplumsal vicdana geldiğinde, Siyonistler için durum bu kadar basitçe çözülemiyor. Kitlelerin zihnine kazınan soykırım görüntülerini yok etmek için yalnızca liberal ya da aşırı sağcı argümanlar yetmiyor; hiçbir zaman yetmedi... Gramsci’nin de işaret ettiği gibi kitlelerin tam olarak bilmeyip de sezdiği şey şu: Sağcılık insanı değil, sermayeyi savunuyor. Yani sorun insani ve vicdani bir boyut aldığında sermaye savunucularının kalıplaşmış argümanlarını; kitlelerin vicdanını oluşturan sol değerlerin alanında kullanılabilecek argümanlarla değiştirmek gerekiyor. Benzer bir çabanın Berlin Film Festivali’nde "solcu" olduğu bilinen yönetmen ve oyunculara Filistin soykırımı üzerinden verdirtilen “Sanat politik olmak zorunda değildir” yönündeki açıklamalarda da görüldüğünü söylemek mümkün. Ezcümle bu ödülün Judith Butler’a verilmiş olmasının sebebi; Filistin soykırımına dair aklında ve vicdanında basitçe kabul edemediği sorunlarla birlikte yaşayan kitlelerin, gördükleri manzarayla sermaye düzeni arasındaki bağı keşfetmelerinin engellenmesi adına "Filistin için bu kadar üzülmenize ve içinizde öfke taşımanıza gerek yok" diyen bir fikir ulaştırmaktır. Başka bir ifadeyle de bunun; kapitalizmin ideolojisinin kolu insani değerlere ulaşamayacağı için argümanını liberalizmin solundan, yani Batılı sol geleneğin içinden söyletme çabası olduğunu söyleyebiliriz. İdeolojik sis bulutundan çıkış Dünya hızla ısınırken, insanların sahiplendiği ideolojilerin savrulmasının ve güvendiği isimlerin onları hayal kırıklığına uğratmasının şaşırtıcı olduğunu söyleyemeyiz. Yine de Chomsky’nin Epstein’la bağlantısının ortaya çıkması ardından yaşanan sarsıntı gibi, Butler’ın bu "pasifist" tutumu da kendisini takip eden iyi niyetli kimseler için kabul edilmesi güç olabilir. Ve esasen bu anlaşılır bir durumdur da. Öte yandan, akıllardaki tüm soru işaretlerini basitçe kaldırabilecekleri bir çözüm yöntemine de sahibiz. Öyle ki okunan, takip edilen ve kendisini solda konumlayan aydınların o ahşap heykelin içinden çıkıp çıkmayacağını anlamak için, üzerine yazdıkları toplumsal sorunları sınıfsal bir perspektifle ele alıp almadıklarına bakılması yeterli olacaktır. Çünkü homofobiden kadın düşmanlığına, sömürgecilikten hayvan düşmanlığına kadar tüm toplumsal meselelerin kökündeki asıl sebep sınıfsaldır. Sermaye sınıfı ayakta kalabilmek için işçi sınıfını kimlikler üzerinden parçalamak ve sömürüyü haklı gösterecek düşmanlıklar üretmek zorundadır; zira her bir ayrımcılık, sistem için daha fazla ucuz emek ve daha fazla kâr demektir. Aynı zamanda kitlelere sistemi tehdit etmeyen bir öfke kanalı oluşturulmasının da önü açılmış olur. Dolayısıyla İsrail’in Gazze’deki soykırımının; sermaye sınıfının kârına olduğu için gerçekleştirildiğini görmek gerekiyor. Batılı emperyalist devletlerin tümünün desteğini koşulsuz olarak almasının nedeni de bu. Aksi halde Orta Doğu'daki enerji yollarını denetlemek, devasa savaş sanayisine pazar yaratmak ve emperyalizmin bölgedeki en büyük 'ileri karakolunu' ayakta tutmak mümkün olamaz. Bitirirken umutsuz olmadığımızı da hatırlatalım. Batılı sol gelenekten daha eski, daha sağlam; toplumsal işleyişi çok daha doğru analiz edip bu analizin izinden gidenler tarafından devrimler yapılmış bir ideolojimiz mevcut. Evet, Marksizm-Leninizm’den bahsediyoruz. Bugün akıllara yerleşmiş olan Marksizm-Leninizm karalamalarını yapan kişilerle, Epstein’la ortaklığı çıkıp İsrail’in kendini aklama projelerinde boy gösteren kişilerin aynı olduğunu unutmamak gerek. Çözüm, liberalizmin ya da ona içkin solun pasifizminde değil; Leninizmin, öfkenin sınıf mücadelesiyle birleştiği bir örgütlenmenin gerekliliğine dair geliştirdiği ideolojisindedir.