Sözcük deyip geçmemeli

Bir zamanların sözü üstüne söz söylemenin cesaret işi olduğu eleştirmen Nurullah Ataç’ın Arapça kökenli “kelime”nin yerine “tilcik” sözcüğünü önerdiği ve uzun süre kullandığı bilinir. Ama tutmamış bu öneri. Daha sonraları olmalı, kendisini anlatmak için has bir şair ve “edip” demenin uygun olacağı, edebiyatımıza “Garipçiler” ya da “Birinci Yeni” adıyla geçmiş üç şairden biri olan Melih Cevdet Anday’ın kullandığı “sözcük” genel kabul gördü. Bütün şiirlerini bir araya getirdiği kitaba “sözcükler” adını vermesinin bu kabulü yaygınlaştırdığı da eklenebilir. “Sözcük” maddesinin TDK Türkçe Sözlük’ün ilkin 1969 yılı basımında yer alışını da bu yaygınlığın tescil edilişi saymakta sakınca olmasa gerektir. Edebiyatın hemen her dalında ürünler vermiş bu şairimize yazının giriş bölümünde şöylece bir yer verip geçmiş olmamak için onun en çok bilinen şiirlerinden biri olan, 50’lerin başlarında yazdığı “Telgrafhane” başlıklı şiirini buraya alalım: Uyuyamayacaksın Memleketin hali Seni seslerle uyandıracak Oturup yazacaksın Çünkü sen artık o sen değilsin Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin Durmadan sesler alacak, Sesler vereceksin Uyuyamayacaksın Düzelmeden memleketin hali Düzelmeden dünyanın hali Gözüne uyku giremez ki… Uyumayacaksın Bir sis çanı gibi gecenin içinde Ta gün ışıyıncaya kadar Vakur metin sade Çalacaksın. *** Bir sözcüğün kendi yaşantılarımdaki yerine değinerek üç beş satır yazacağım. Hangi sözcük olduğuna gelmeden önce, 50-55 yıl kadar eskiye, “12 Mart dönemi” olarak andığımız, kimilerimizin “12 Mart faşizmi” dediği, benimse o faşizm sözünü yeterince açık olmadığı düşüncesiyle kullanmadığım günlere dönerek başlayalım. O dönemin sıkıyönetim komutanlarının bildirilerinde kullanmayı neredeyse alışkanlık durumuna getirdikleri bir kalıp vardı. Hem kızar, hem de kızmaktan çok gırgıra alırdık aramızda. Aşağı yukarı şöyleydi: “Marksist, Leninist ve hatta Maoist bir örgütün elemanları yakalanmış olup…” Böyle başlar ve devam ederdi. Marksist ile Leninist sözcükleri arasında virgül mü vardı yoksa kısa çizgi (-) mi, ondan çok emin değilim. İkisi de olabilir, kimi zaman biri kimi zaman öbürü anlamında. Ama söz kalıbı tam da böyleydi. Buradan şöyle bir anlam çıkarır ve o azgınlaşmış baskı günlerinde bir parça eğlenirdik: Marksist olmakla, Leninist olmakla ya da Marksist-Leninist olmakla yetinmemiş, üstelik bir de Maoist olmuş bu alçak anarşistler. O zamanlar “terörist” sözü yoktu daha; herkes anarşist idi. Ahali içinde bunu “anarşik” olarak söyleyenler de az değildi, çoğulu da “anarşikler” oluyordu elbette. Her neyse… Komutanların bildirilerinden çıkardığımız anlamın doğru olmadığını kimse ileri süremez herhalde. Murat edilen o muydu, tartışılabilir. Ama hepimizin ana dili Türkçe olduğuna göre, o aradaki “ve hatta”nın başka bir anlama gelmesi mümkündü denebilir mi? *** Mart ve Eylül aylarını 12’den vuran o dönemlerde, özellikle ikincisinde, dilde sadeleşme, belki daha yerinde söyleyişle, öz Türkçecilik akımını ya da yaklaşımını “te’dib ve terbiye” eğiliminin ne kadar yükseldiğini yaşayanlar da sonradan okuyup öğrenenler de hatırlayacaklardır. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun bir devlet dairesine dönüştürülmesi bu terbiye sürecinin fütursuzluğunun bir göstergesi sayılmıştır hep. O kurumun daha önceki çalışmalarına ilişkin eleştiriler kuşkusuz saklı kalmak üzere, yanlış sayılmaz. Şimdi buraya kadar yazılanlardan daha farklı bir yöne doğru kıralım dümeni. Sözünü ettiğim dönemlerin ikincisinde, güzelim Eylül ayı ile birlikte anılanda, o sıralar doğusu ile batısı ayrı olan Almanya’ların Batı olanında, bir tür kurumlar arası burstan yararlanarak iki hafta kadar bir süre dolaşmıştım. Dolaşmak sözcüğü tam uygun düşüyor; çünkü, o kadarlık sürede birçok farklı kente ve kuruluşa gitmiştim. Amacım hizmet içi eğitim çalışmaları yapan sendikalardan özel ve kamusal kuruluşlara kadar birtakım kurumların yaptıkları çalışmalar konusunda bilgi toplamak, o çalışmaları yürütenlerle görüşerek düşüncelerini almak ve bütün bunların nasıl örgütlendiğine ilişkin bir değerlendirmeye ulaşabilmekti. Aslında bu tür görev gezilerinde, hele böyle kısa ise, alışılmış olan, o kısalığa uygun birkaç sayfalık bir rapor vermektir. Oysa ben oturup nerdeyse bir kitapçık boyutlarına ulaşan, 25-30 sayfalık bir metin yazmış, hatta o sırada çok meşgul olan bölüm sekreterimize ek iş çıkarmamak için, raporumu mumlu kâğıda kendim daktilo ederek sadece yönetim kuruluna değil, işlerine yarayabileceği düşüncesiyle, uzman düzeyindeki çalışanlara da dağıtılmak üzere hazırlamıştım. Sonunda, yönetim kuruluna giren rapor, nasıl görüşüldüyse artık, büyük olasılıkla doğru dürüst görüşülmemiş bir iki meraklı üyenin göz gezdirip öteki üyelere görüş aktarmasıyla, bana bir zılgıt olarak döndü. “Neden bu kadar uzunmuş”tan başlayıp içindeki “anlaşılmaz ve tuhaf sözler”e kadar bir yığın azarlama notuyla uyarıldım. Neyse ki, kurulun huzuruna çağırılmamış ve kendisi de kurul üyesi olan üst yönetici aracılığıyla bilgilendirilmiştim. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra, raporumdaki bazı sözcüklerin kullanılmasından, üstelik fazla kullanılmasından rahatsız olduklarını öğrendim. Bunların başında “örgüt” ve “örgütlenme, örgütlendirme” sözcükleri geliyordu. Gerçekten de burada bir tahrifat yoktu; o sözcükleri sık sık kullanmıştım. Ama bundan daha doğal bir durum olamazdı; çünkü, zaten değişik örgütlerde yapılan birtakım çalışmalardan, onların örgütlenmesinden söz etmek, onların nasıl gerçekleştirildiğini anlatmak için hazırlanmış bir  rapordu yazdığım. İşte böyle. Örgüt sözcüğünü söylemek ve yazmak, hele hele bunları önüne arkasına aşağılayıcı sözler eklemeden ve olumlayarak yapmak, dayanılmaz geliyordu. Örgütün ve örgütlenmenin bırakalım kendisini, adını dillendirmek bile korkutuyordu bürokrasiden, işçi ve işveren sendikalarından gelen o beyleri. Gitgide, iş sözcükler arasında sakıncalı/sakıncasız ayrımına kadar vardırıldı. Eski ve yeni, Türkçe ve başka dillerden gelmiş sözcükler arasında bir işbölümü yapıldı. Genellikle, Türkçe olanlar aman aman, tehlikeli, uzak olsun; başka dillerden, Arapçadan, Farsçadan gelenlere eyvallah. Ortalama yaklaşım böyleydi. Bu bağlamda, örgüt deyince gizli, sakıncalı, tehlikeli olan; teşkilat deyince yararlı, gerekli, hayırlı olan akla gelecekti. Ne diyordu Melih Cevdet üstadımız: Durmadan sesler alacak,/ Sesler vereceksin/ Uyuyamayacaksın/ Düzelmeden memleketin hali/ Düzelmeden dünyanın hali/ Gözüne uyku giremez ki… Peki, nasıl düzelir memleketin hali, dünyanın hali? Onu da, bi zahmet, öğrenivereceksin. Yoksa, değil yüzyılın yarısı, tümü geçse, “kâr etmez, ne kavgada ustalığın, ne de çatal yürek civan oluşun.”