Bilindiği gibi, en yalın tanımla gazeteci, haber toplayıp yazarak toplumu olaylardan haberdar eden kişidir. Ancak gazeteciliğin evrensel bir ilkesi vardır: O da haberlerin objektif bir biçimde gerçekleri saptırmadan yazılmasıdır. Ancak kendilerine "yandaş" denen gazeteciler, bu ilkeye hiç aldırmıyorlar. Bir yandan iktidar aleyhinde yorumlanacak olayları haber yapmıyorlar. Öte yandan da gerçekleri saptırıp objektif olmayan ve bazen de muhalifleri suçlayıp iktidar lehine yorumlanacak haber yapıyorlar. Bir yandaş gazetenin genel yayın yönetmeninin, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) hakkında yazdığı 5 Şubat tarihli makalesi, bu bağlamda dikkat çekiyor. Bilindiği gibi Anayasa’nın 34. maddesine göre, “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir”. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na göre de, “Herkes, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” (m. 3, f. 1). Dolayısıyla BÜ’de 5 yıldır devam eden silahsız ve saldırısız gösteriler, tam anlamıyla yasal gösteriler oluyor. Ancak bu makalede “Kimsenin umurunda değil ama Boğaziçi Üniversitesi'ndeki ‘kalkışma’ tam 5 yıldır devam ediyor!” denip gerçeklerin tam da tersi ima edilerek eylemciler asi yerine konuyor! Bilindiği gibi Osmanlı’da 1583’te Saint-Benoit’nın açılmasıyla başlayan yabancı okul furyası, padişahların izniyle gerçekleşmiştir. Protestan okul sayısı II. Abdülhamit döneminde tavan yapmıştır. Bu yabancı okullar, Cumhuriyet kurulana kadar yüzyıllarca padişahların ses çıkarmaması ya da aymazlıkları (gafletleri) nedeniyle misyoner okulu olarak faaliyet göstermişlerdir. Cumhuriyet’in ilanından sonra ise yabancı okulların misyonerlik faaliyetlerine son verilmiş ve Türkiye’nin laik ve bilimsel eğitim sistemine ayak uydurmayan yabancı okullar kapatılmıştır. Yine bilindiği gibi, Abdülmecit (padişahlığı: 1839-1861) 1854’te dış borç almaya başlamış, kendisinden sonra gelen biri kardeşi diğerleri oğulları olan son Osmanlı padişahları da dış borçlarla ülkeyi ayakta tutmaya çalışmışlardır. Dış borçla ilişkili olarak 1856’da İngiliz sermayeli Osmanlı Bankası açılmıştır. II. Abdülhamit (1876-1909) zamanında da 1881’de, dış borçların ödenmesini düzenlemek için Osmanlı maliyesini yönetecek ve çoğunluğu yabancı uzmanlardan oluşan Düyun-ı Umumiye adında bir birim oluşturulmuştur. 5 Şubat tarihli makalede, Robert Kolej’in bir misyoner okulu olarak açıldığına değiniliyor. Ancak makalede, Ahmet Vefik Paşa’nın bu kolejin kurulması için arsasını satmasıyla ilgili olarak “Sultan Abdülaziz Han, kötü niyetli bu başlangıca engel olmak için satışa izin vermemişti ama yine de engelleyememişti!” denmesi gerçeklerle bağdaşmıyor. Çünkü yurt içinde bir dediği iki edilmeyen padişahın kendi paşasına söz geçirememesi, Osmanlı tarihini biraz bilenler için mümkün görülmüyor. Padişahın satışı engelleyemediği değil, olsa olsa 1854’te almaya başladığı dış borçlara bağımlı olduğu için satışa ses çıkarmadığı olasılığı ağır basıyor. Makalenin devamında “Sultan II. Abdülhamid Han, yıllar önce Sadrazam Mason Reşid Paşa'nın yoğun desteğiyle her tarafa yayılan ecnebî okulların tahribatını daha yakından görmüştü. En çok canını yakan ise, gözünün önündeki Robert Kolej idi!” denmesi de gerçeklerle bağdaşmıyor. Çünkü Kânûn-ı Esâsî’yi rafa kaldırıp Osmanlı Meclisini dağıtan, Osmanlı'nın üniversitesi olan Darülfünun'u iki kez kapatan, 33 yıl boyunca astığı astık ve kestiği kestik olan ve hayranlarının en güçlü padişah olarak gördüğü II. Abdülhamit’in bu okulları istediği halde kapatmaması mümkün görülmüyor. Düyun-ı Umumiye’nin kuruluşuna izin veren padişahın yabancı okullara karşı çıktığını düşünmek de akla yatmıyor. Bir şeyler yapmak istemişse bile, yapmamasının tek nedeninin mali açıdan dışa bağımlılık olduğu belli oluyor. Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi’nin özel yüksekokulları kapatması üzerine Robert Kolej’in yüksek kısmı 1971’de devlet üniversitesine dönüşüp diğer devlet üniversiteleri gibi yasal mevzuata ve akademik geleneklere bağlı olarak yönetilip hizmet vermeye başlamıştır. Bu gerçeğe karşın makalede, örneğin “Çoğu Türk ailesinin hayalini süsleyen bu ecnebî okulları, kuruldukları günkü hedeften kıl kadar sapmamış olup; hâlâ ‘içimizdeki Haçlı cepheleri’ olarak çalışmaktadır!” deniyor! BÜ’nün kurucu rektörü bile suçlanıyor! Bu tür ifadelerle, hem gerçekler saptırılmış hem de kişiler haksız yere suçlanmış oluyor. Bu durumda kayyım (2021) öncesinde BÜ’de rektörlük yapanlar, AKP tarafından YÖK üyeliğine getirilen BÜ rektörü, AKP’li Cumhurbaşkanlarının BÜ’ye atadığı rektörler ve de benim gibi BÜ’de akademisyenlik yapanlar da, "Haçlı cepheleri" olarak çalışmış oluyoruz! İyi mi? 1 Bilindiği gibi “ NATO’nun Libya’da ne işi var? ” diyen iktidar bir hafta sonra Türkiye dostu Libya lideri Kaddafi’nin Ağustos 2011’de NATO destekli güçler tarafından devrilmesine katkı vermişti. Yine bilindiği gibi Türkiye, ABD Başkanı Donald Trump’ın bir dediğini iki etmiyor. Ancak bu makalede, “AK Parti iktidarının ‘Tam Bağımsız Türkiye’ hamlelerinden” söz edilebiliyor! Hatta akılalmaz bir biçimde BÜ’lülerin bu bağımsızlık (!) hamlelerinden rahatsız olduğu yazılıyor!!! Makalede, “Robert Kolej, ‘Boğaziçi Üniversitesi’ olarak yoluna devam etmekte ise de, genlerinden gelen ‘vesayetçi misyonu’nu, ‘Boğaziçi geleneği’ ambalajıyla sürdürmeye çalışıyorlar. İçerideki kalıntılar, eskisi gibi ‘bağımsız’ hareket etmek istiyor; ‘Cumhurbaşkanı bize rektör atayamaz’ diyorlar!” ifadesiyle de toplum kandırılıyor. Çünkü kayyım öncesi BÜ’de genelde hemen her şey yasal mevzuata ve akademik geleneklere uygun olarak yürütülürken, kayyım yönetimin hemen her kararı, yasal mevzuata aldırılmadığı için dava konusu oluyor. Bu gerçek, "içerideki kalıntıların" değil kayyım yönetimin bağımsız hareket ettiğini gösteriyor. Ayrıca, üniversitelere 1982’den beri Cumhurbaşkanları rektör atıyor. BÜ akademisyenleri ve öğrencileri, “Cumhurbaşkanı bize rektör atayamaz” demiyorlar: “Türkiye’de özgür, özerk, demokratik ve katılımcı ilkelere dayalı bir üniversite” istiyorlar. Normal koşullarda savunulacak değerlerin, çeşitli nedenlerle karşıtının savunulmaya kalkışılması kolay olmasa gerek. okcabolr@gmail.com 1 Bu tür yandaş suçlamaları için yargıya başvurmak da genelde pek işe yaramıyor. Muhalif biri yazsa onu anında tutuklayan yargı, benzer şeyi yandaş kişi yazdığında “Demokratik hakkını kulanmış” diyerek dava bile açmıyor.