Laiklik çağrılarına ve bu konuda 168 ilk imzacının öncülüğünde çığ gibi büyüyen bildirgeye dönük tepkiler, tam bir "panik ve hezeyan" havasında devam ediyor. Açılışı "Azgın güruh" tan yaptı Rejimin Başı Recep Bey. Ortağı MHP lideri Devlet Bey " Ruhunu iblisin emanetine veren çürük aydınlar" diye harlamaya çalıştı öfke ateşini. Hızını alamadı, ilk imzacı 168 kişiyi "Alt alta, yan yana toplasan bir adam bile etmezler" diyerek aşağılamaya çalıştı. Yandaşları, bunlardan aldıkları cesaretle, manşetlerden köşelerden "Züppeler, yobazlar, karanlık heveslisi zavallılar, 28 Şubat sevdalıları" benzeri sıfatlarla, ellerine ne geçirdilerse fırlattılar laiklik isteyenlere. "Din düşmanı" diyen mi ararsın, "Bu ülkenin yüzde 99 Müslüman çoğunluğuna öfke kusan darbe heveslileri" diyen mi? Siyasi olarak savunamadıkları bir "açık ara ofsayt" durumunu, yani Anayasa’nın ve hattâ insani tüm değerler dizininin tartışılmaz emri olan laikliği ortadan kaldırma çabalarını gizlemek için, böyle davranmalarını yadırgamıyoruz tabii. Laikliğin bir "lûtuf" ya da ilave bir "bonus" olmadığını, çağdaş bir toplumun bireylerinin teker teker de topluca da hak ettikleri bir temel insan hakkı olduğunu anlamalarını ve kabul etmelerini de beklemiyoruz. Milli Eğitim Bakanı’nın iyice coşup "Bunları dava edeceğim. Kimin gerici olduğunu göreceğiz" diye hörelenmesini de, zaten artık çok iyi tanıdığımız profiline bağlayıp gülüp geçesim var. Yalnız... Yusuf Tekin ’in iyice gaza gelip, Çarşamba günü TBMM’de gazetecilere açıklama yaparken, " Kimsenin Anayasayı yorumlama tekeli yok" sözlerine takıldım. Bu lâfı bir yerlerden çok iyi hatırlıyorum çünkü. Yakın bir geçmişte, hem Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Osman Kavala konusundaki AİHM kararlarına, hem Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkında verilmiş "hak ihlali" kararlarına dönük olarak "aynı kafanın" akıllara durgunluk veren "Anayasayı yorumlama farkı" şeklindeki izahatına benzer bir yaklaşım bu. Her iki durumda da; Birinde, Anayasa’nın 90’ıncı maddesinde tanımlı "Uluslararası yargının iç hukukun üzerinde hükmü olacağı" ilkesinin, ikincisinde "AYM kararlarının kesin olduğu ve herkesi bağlayacağı şeklindeki esasların "yoruma - tercihe bağlı" değerlendirilebileceğinden dem vurmuşlardı. Şimdi de Anayasa’nın şu mâhut "değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi olunamaz" maddeleri arasındaki 2’nci maddesinin "yoruma tabi tutulabileceğinden" bahsediyor Yusuf Tekin. Sorumsuz, bir o kadar da tehlikeli bir yaklaşım ve emsal teşkil eden bir eğilim değil mi bu? O zaman Anayasalar niye var, muhteremler? Kanunların, kararnamelerin, yönergelerin vs. yorumlanarak uygulanabildiğine çok tanık olduk da, hukuk ve adaleti ayaklar altına alma konusunda her geçen gün kendisini bile aşmayı adet edinmiş bu iktidar zamanında şimdi de "Anayasayı şöyle ya da böyle yorumlamak" diye bir şey girdi gündemimize. Demek ki, Milli Eğitim Bakanı’na bakarsanız "Evet... Anayasa’nın ilgili maddesi Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti...diyor" ama... "Kime göre? Neye göre?" mi diyeceğiz? Laikliği de, demokrasiyi de, sosyal devlet olmayı da, hukuk devletini de "herkes istediği gibi yorumlayabilme hakkına" sahip mi olmalı? Ya da bir başka türlü ifade etmek gerekirse; Recep Bey ’in, Devlet Bey ’in, Yusuf Bey ’in istediği ve "bizlere lâyık gördüğü ölçüde" mi, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olacak? İşte tam da bu yüzden, son günlerde laiklik çağrılarını din ve inanç - ibadet özgürlüğüne darbe vurmak olarak "algılatmaya" çalışan gerici saldırı furyasını daha da ciddiye almamız gerektiğine dikkat çekmek istiyorum. Okullarda, Anayasa’ya ve din ve vicdan özgürlüğüne taban tabana zıt "belli bir dinin ve mezhebin öğretilerinin ve ritüellerinin dayatılması" uygulamalarına tam da bu gözle bakmak gerektiğine inanıyorum. Bu dayatmalara ve Ramazan ayını istismar ederek bu faaliyetleri "inadına" empoze edenlere karşı çıkanlara dönüp de, "Ben böyle yorumluyorum! Var mı diyeceğiniz?" diye mukabelede bulunmak, zaten yok ettikleri kanun (ve anayasa) ve nizam hakimiyetini iyice ayaklar altına almak değil midir? Bu zihniyet, yani her isteyenin Anayasayı ve yasaları kendi istediği şekilde yorumlama hakkını kullanmasının yolunu açabilecek zihniyet kaos, anarşi, kargaşa ve sonunda felakete götürür bir toplumu. Bu yüzden, başta Bakan Yusuf Tekin olmak üzere, devlet sorumluluğu taşıyan (kendi öyle hissetmese bile vazife tanımı böyle yapılmış olması gereken) kişilere, ağızlarından çıkanı kulaklarının duyması gereğini hatırlatıyorum. "Düşük aydın, çürük aydın, iblisle işbirliği, azgın güruh, züppeler, yobazlar.." gibi çemkirmeler bir kulağımızdan girer, diğerinden çıkar. Parmak sallamalar, "dava ederim, asarım, keserim..." gibi tehditler de yine vız gelir, tırıs gider. Ama, yukarıda izah etmeye çalıştığım bu "Yoruma bağlı anayasa ve yoruma bağlı yasa’ uygulamalarıyla yeni bir eşik atlanacağı ihtimalini fena halde ciddiye alıyorum. Bunun, yeni ve daha karanlık bir ülke ortamı için tehlikeli bir "prelüd" olduğunu düşünüyor, kamuoyunun buna karşı uyanık olması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle, "Laikliği savunuyoruz" bildirisinin sonuç kısmındaki şiarı bir kez daha haykırarak sesleniyorum: Laikliği savunmak suç değildir! Laikliği birlikte savunuyoruz! Şeriatçı dayatmaları reddediyoruz! Karanlığa teslim olmayacağız!