Vizontele’den TÜİK’e...

Dün, Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) “Sağlık Modülü” adlı özel raporunu okurken, yirmi küsur yıl önce defalarca izlediğim Vizontele filminden bir sahne gözümün önüne geldi. Hatırlarsınız; babasından kalan gözlüğü takan köylüye, "Senden sonra da çocuğun mu kullanacak?" diye sorulduğunda alınan o "İnşallah" cevabı... Sinema perdesinde hüzünlü bir kare gibi duran bu sahne, aslında Türkiye’nin bugünkü çıplak gerçeğinin istatistiklere yansımış soğuk bir özetidir. Bugün düşük gelirli bir hanede doğmak, sadece sofradaki ekmeğin azalması değil; sağlığın da tıpkı o gözlük gibi, kuşaktan kuşağa devredilen bir maliyet yükü haline gelmesi demektir. O filmdeki "emanet gözlük", bugün en düşük gelir grubundaki vatandaşlarımızın görme faaliyetinde yaşadığı somut zorluklarda yaşamaya devam ediyor. Veriler bize şunu söylüyor: Yoksulluk riski altındakiler ile olmayanlar arasında görme açısından "biraz zorlanma" noktasında oranlar birbirine çok yakın. Ancak iş görmekte "çok fazla zorlanmaya" geldiğinde yoksulun payına düşen karanlık çok daha belirginleşiyor. Sorun sadece bir görme meselesi de değil; yoksulluk, insanın yürümesine, adım atmasına, hatta nefes almasına pranga vuruyor. Maddi imkansızlıklar içinde hayata tutunmaya çalışanların %18’i yürürken zorlanırken, %6,6’sı için bir yerden bir yere gitmek artık fiziksel bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Üstelik bu insanlar, vücutları bu denli alarm verirken, risk altında olmayanlara göre tam iki kat daha fazla (%11,2’ye karşı %5,5) ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Yani beden yorgun, imkân kısıtlı ama hayatın yükü her zamankinden daha ağır. Bir hane düşünün; cebindeki son paranın doktor muayenesine mi, çocuğunun ilacına mı yoksa akşamki ekmeğe mi gideceğinin hesabını yapıyor. Bu bir dram senaryosu değil, verinin ta kendisidir. En düşük gelir grubundaki hanelerin %62,9’u doktor muayene ve tedavi giderlerinin hane bütçesine ciddi bir yük getirdiğini ifade ediyor. İlaç harcamalarına gelince bu yükü hissedenlerin oranı %65,5’e kadar çıkıyor. Madalyonun diğer yüzünde ise bambaşka, steril bir dünya var. En yüksek gelir grubundakilerin yarısından fazlası için doktor muayenesi ve ilaç harcamaları hiçbir yük teşkil etmiyor. Bir taraf için hayatta kalma mücadelesi olan tedavi, diğer taraf için bütçede hissedilmeyen, sıradan bir kalemden ibaret. GÜLÜMSEMENİN SINIFSAL BEDELİ Belki de en sarsıcı olanı, "gülümsemenin" bile sınıfsal bir lükse dönüşmüş olmasıdır. Diş sağlığı, dar gelirli haneler için adeta ulaşılamaz bir harcama kalemi haline gelmiş durumda. Veriler gösteriyor ki; en düşük gelir grubundaki hanelerin %45,4’ü son bir yıl içinde dişçinin kapısından bile geçememiş. Çünkü o kapıdan içeri girmenin maliyeti, evin bir aylık huzuruna ve tenceresine bedeldir. Gelir yükseldikçe bu mahrumiyet azalıyor, en yüksek gelir grubunda diş hekimine hiç gitmeyenlerin oranı %25,5’e düşüyor. Diş sağlığı için harcama yapabilen düşük gelirli hanelerin %37,6’sı ise bu harcamanın altında ezildiğini belirtiyor. Bu tablo bir kader değil; bir tercih setinin sonucudur. Ekonomi büyürken risk ve maliyet aşağıya, konfor ise yukarıya taşınıyorsa, orada sağlık da sınıfsal bir merdiven gibi ayrışır. “Piyasacı ekonomistler” teknoloji bölgelerini, dijital dönüşümü veya verimlilik artışlarını konuşadursun; bir ülkede çocuk, babasından gözlüğü değil de dermanı bulunamaz bir ağrıyı devralıyorsa, o kalkınma anlatısı kâğıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Gerçek kalkınma, vitrin projeleriyle değil; en alt gelir grubundaki yurttaşın ilaca uzanırken “acaba yarın ne yiyeceğiz?” diye uykularının kaçmadığı bir düzenle ölçülür. Muayenede katkı payını, eczanede fark ücretini, diş tedavisinde “ertelenebilir” denilerek büyütülen acıyı azaltmadan hiçbir teknoloji hamlesi toplumsal karşılığını bulamaz. Emanet gözlüklerin yerine; herkes için erişilebilir birinci basamak hizmeti, koruyucu sağlık politikalarını ve temel ilaçlarda gerçek devlet desteğini koyabildiğimiz gün, o "İnşallah"ı bir çaresizlik cümlesi olmaktan çıkarabiliriz. Aksi halde büyüyen sadece soğuk istatistikler olur; küçülen ise yaşamın kendisi, umut ve insan onuru. Vizontele’deki o gözlük nasıl bir sonraki kuşak için “emanet”se, bugünkü sistem de dar gelirliye sağlığı ancak emanet ediyor: Kırılınca yenisi yok, ağrısı ise kalıcı.