HİÇ DERDİMİZ YOKMUŞ GİBİ

Çok şükür dertlenmek için yine bir sebep bulduk! Hiç derdimiz yokmuş gibi, hayat güllük gülistanlık sanki, nur topu gibi bir derdimiz daha oldu şimdi; Hayli şirin, bol tüylü ve de kendi küçük, hissi büyük bir derdimiz; Punch ! Japonya'nın Çiba eyaletinde, bir hayvanat bahçesinde, annesi tarafından terkedilen ve dışlanan "Punch" isimli yavru maymunun, annesi gibi gördüğü peluş oyuncağına sarılması, onunla uyuyup kalkması, dünyanın yüreğine dokundu. İnsanlığa dair bazı duyguların hala kalmış olması, umut oldu, o da ayrı bir konu! Punch, 26 Temmuz 2025’te 500 gram ağırlığında doğmuş. Yaz sıcağında ilk kez doğum yapan ve doğumda epey zorlanan annesi, ona bakmak istememiş, yanına yaklaştırmayarak terk etmiş. Doğduğu andan itibaren terk edilen maymunla hayvanat bahçesi görevlileri ilgilenmiş. Malak maymunları, doğumdan kısa bir süre sonra kendilerini güvende hissetmek ve kaslarını geliştirmek için annelerinin kürküne tutunmaya başlarlarmış. Bu, onların hayata karşı direnç göstermeleri ve güven hissetmeleri için gerekli bir şeymiş. Küçük Punch’ın böyle imkanı olmadığı için ona önce rulo havlular verilmiş, Punch ilgilenmeyince de peluş bir oyuncak maymun verilmiş. Peluş, maymuna benzediği ve tüylü için Punch’a daha güvenli gelmiş. Ona sarılıp uyuyor, her yere yanında taşıyormuş. Yalnızlığını ona tutunarak gidermeye çalışıyor ama hala kendi başına yeterince yiyemiyor, hayvanat bahçesi görevlilerine yapışıyor ve sürüden ayrı olarak yalnız zaman geçiriyormuş. Küçük ve yalnız olduğu için de diğer maymunlar tarafından zorbalığa uğruyor, hayatta kalma mücadelesi veriyormuş. Punch, niye hepimizi bu kadar etkiledi acaba? Niye bu kadar üzüldük hepimiz ona? Daha sürüsünden ayrılıp tek başına kendi yoluna giden nihilist penguenin etkisinden kurtulamamışken neydi yavru bir maymunun yaşattığı bu hissin sebebi? Sadece hayvanat bahçelerinin gaddarlığı mıydı bu yükselten bizi, ya da ne bileyim maymunun şirinliği, içimizde uyandırdığı anne şefkati miydi? Belki hepsi ama asıl olan, Punch’ın hepimizin içindeki bir parçaya dokunabilmesiydi. Hepimizin içinde henüz büyümemiş, çocuk kalmış, yalnız bir taraf var çünkü. Sevilmek, sahiplenmek istiyor içimizdeki o çocuk, sarılmak istiyor birine! Ait olmak, korunmak ve en çok da güvenmek! Punch, sarıldığı o peluş oyuncağın canlı olmadığını bilmiyor mu sizce? Elbette biliyor! Hareket etmeyen, ses çıkarmayan, canlı olmayan bir nesne! Ama o kadar ihtiyacı var ki sevmeye, sevilmeye, canlı olup olmadığını umursamıyor bile! Punch’ın biz insanlardan yok aslında pek farkı! O elindeki peluşun canlı olmadığını bile bile ona sarılıyor, tutunuyor. Yeterince sevilmeyen, sevildiğini düşünmeyen insanlar ise seviyor hissi veren yanlış kişilere bağlanabiliyor. Çünkü bağlanmak, bir tercih değil ihtiyaç! Sevgisiz kalan, yalnız yaşayan, bir yere ait olamayan kimsenin kalbi taşlaşıyor, kendini korumak için! Diktatörlerin, sıfırcı öğretmenlerin, ilgisiz annelerin, mükemmeliyetçi babaların derinliklerinde takdir görülmeme, yeterince sevilmeme, sahiplenilmeme yatıyordur. İncinmesin o kalp, kırılmasın diye, sertleştirir kendini. Hiçbir kireç sökücü de fayda etmez ona, kabuk serttir zira! En büyük şanstır, ait olabileceğin, güvenebileceğin, sevip sevileceğin birisi olmasıdır hayatında! Eşin, dostundur bu bazen, en çok da ailen! Yanında olmasa da olur her zaman, yan yana ayrı yazılır zaten, Peluşa sarılmak zorunda bırakmasın, sımsıkı tutsun ellerinden! …………………………..*……………………………. NELER GÖR’ DÜ BU GÖZLER Geçenlerde bir görüşmem vardı. Karşı tarafın yerinde yani misafirlikte, oturduğum iki saat süresince bir çay dahi ikram edilmeyince, çok dile getirilmeyen, kıymeti yokluğunda bilinen bir kavramı hatırladım birden! Bir hukukçu olarak diyebilirim ki yeryüzündeki tüm kanunlardan önemli, tüm yasalardan değerli, bir dizi kurallar var ve bu kurallara uyulmayınca anlaşılıyor değeri! Halk arasında ‘görgü kuralları’ deniyor buna! Görgü denen şey, görmekten geliyor. Yani önceden görmüş olmaktan! En çok da aileden görmüş olmaktan! Misafire ikramda bulunmak, bir yere giderken eli boş olmamak, arabada kadının kapısını açmak basit ama önemli görgü kuralları bence! Önemini de yapılmayınca anlıyorsun işte! Gerçi sosyal medya, görgü denen şeyi alaşağı etti, kural-mural bırakmadı, kimsenin bir şey yapmasına gerek kalmadı. Yediğini, içtiğini göstermek ayıptı önceden, alamayan olur, canı çekerdi. Şimdi çakma gurmeler, türlü türlü yiyeceklerle dolu platformlar! İlk çatal-bıçak geliyor görgü deyince akla ama derinliği çok daha fazla! Oturuşun- kalkışın, konuşma tarzın, olaylara tavrın hep görgünün kapsama alanında! Derler ya ‘pazarda satılmıyor ki alıp alnının ortasına yapıştırasın’, işte aynen öyle aslında! Geçenlerde yarışma yapıyorduk aramızda, ‘parayla satın alınamayacak şeyler nedir?’ diye bir soru soruldu. ‘Ahlak’ dendi cevap olarak, ‘karakter’ dendi. Ama günümüzde parayla bunlar da satın alınabiliyor ne yazık ki! Ama görgü, parayla satın alınamayacak, sonradan anlaşılamayacak kadar kıymetli! Ne zenginler görüyoruz, duyuyoruz- isim vermeyeyim nasılsa tanıyoruz, biliyoruz- gösteriş için yapmadıkları yok! Herşeyi satın alabiliyorlar ama gösteriş için ruhlarını satıyorlar. Annem, ‘ailesine bakacaksın insanın, aynadır aile! Ailede görmemişse sen öğretemezsin’ der. Hep duyduğum ama anlamadığım, ‘Asil azmaz, bal kokmaz’ sözü de buradan geliyormuş meğer! Çok şey görmüş olmak yetmiyor hayatta, ‘sonradan’ gördüysen eyvah eyvah! Görmemiş insandan daha kötüsü, sonradan görmüş olandır, kesin bilgidir- yayılabilir! Neler gördü bu gözler neler! Topuklu ayakkabıdan şampanya içenler mi, Türk kahvesini dolarla pişirenler mi, gece mağaza açtırıp alışveriş yapanlar mı, özel jette boy boy fotoğraf paylaşanlar mı! Ortadoğu ülkelerinin tarzıdır bu abartı yaşamlar, altın varaklar, parayı dibine kadar harcayıp işin suyunu çıkaranlar! Arabesk kültürün nişanıdır bu lüks marka takıntıları, yiyeceklerle donatılmış Halil İbrahim sofraları… Paranın insan ile ilişkisi tam da bunda saklı; ‘İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın…’ Paranın efendisi olabiliyorsan belki görgünü olabilirsin ama kölesiysen paranın, altın kafestesin. Velhasıl diyeceğim o ki; Pazarcı bağırır, kuyumcu bağırmaz! Eskici bağırır, antikacı bağırmaz! Malı ucuz olan, reklamını yapar, Görgü, sükunetten doğar, tevazu ile yaşar! ……………………………..*…………………………. SÖZ GÜMÜŞ İSE… Yalnız o değil de farkında mısınız, herkes yatırımcı olmuş halde! Kiminle konuşsam bir yatırım tavsiyesi veriyor, ‘paranı şuna yatır- buna yatır’ diyor. Tek kişilik dev kadrolar, hisse senedi öneriyor, kriptoculuk oynuyor, fonlara yönlendiriyor. Enflasyon, ne yapacağına karar veremezken, dolar yükselmek için yırtınıyor ama çaresizce bekliyorken, evdeki hesap değil çarşıya, hiçbir şeye uymuyorken vatandaş da parasını arttıracak yöntemler düşünmek zorunda kalıyor. İşte son dönemlerin parlayan yıldızı gümüş de böyle doğuyor! Dolar güç kaybederken, jeopolitik riskler artarken altın da yükseliş trendindeyken gümüş de şovunu yaptı piyasalarda! Parasını gümüş ’ e yatıran yatırana! Ekonomistlerin, iktisatçıların işine karışmak haddim olmadığından bu konuda ahkam kesmeyeceğim ve gümüşün mali değil başka bir yönünden bahsedeceğim. Avrupa’da 14.yüzyılda ciddi bir Kara Veba salgını yaşanıyor biliyorsunuzdur. O salgında nüfusun dörtte biri salgından etkilenirken, çoğu hayatını kaybederken bir tek çingeneler etkilenmiyor, onlara bir şey olmuyor. Bunun nedeninin çingenelerin gümüş takılara çok meraklı olmaları, yaralarına ve vücutlarına gümüş tozu serpiştirmeleri olduğu söyleniyor. Tabi o zamanlar daha bilinmiyor da gümüşün element olarak antibiyotik özelliği var ve bakteriyel enfeksiyonlarda, yanıklarda, yaralarda, kronik ülserde inanılmaz iyi sonuçlar veriyor. Tamam bu kadar bilinmiyor ama bir şekilde o zamanki doktorlar da bir dereceye kadar faydalarını tespit etmiş olmalılar ki yemek takımlarında gümüşü tercih edin diyorlarmış. Yani gümüş tabak-çanak- kaşık- bıçak kullanımı, sadece zenginlik işareti değil, tıbbi bir zorunlulukmuş. Bak doğru aslında, altın kullanılabilirdi sırf gösteriş olsaydı amaç, ne de olsa daha değerli! Ha bir de ‘ağzında gümüş kaşıkla doğmak’ diye bir tabir var ya, zengin evde doğmuş olmak zannediyordum anlamını onun da! Meğer gümüş, 450 tür bakterinin DNA’sını bozarak yok edebilen tek element olduğundan, insanların da gümüşün iyileştirici etkisini bilmelerinden sebep, yeni doğan çocukların sağlıklı olmaları için ağızlarına kaşık koymalarından ileri geliyormuş. Ve yine enteresan bir şey, zehirlenmekten korkan devlet adamları gümüş bardak- tabak- çatal tercih edermiş. Çünkü gümüş kolay reaksiyona girebilen bir metal olduğundan dolayı, zehiri de hemen belli edermiş. Gümüşü hepimiz biliriz severiz de sağlığa bu kadar faydası olduğunu bilmeyiz. Peki taa çağlar öncesinden ne kadar iyileştirici etkisi olduğu bilinen bu elementin, günümüz teknolojisinde, sağlık endüstrisinde kullanılmayışının sebebini bilir miyiz, onu da bilmeyiz! Yani bilemezdik ama artık biliyoruz! Sebebi 2.Dünya Savaşı’na dayanıyor. Penisilin keşfedildi, mertlik sona erdi! Savaşta yaralananlar, hastalananlar için kullanılan penisilin, sentetik olarak seri üretim şeklinde piyasaya sunulur. Böylece de tıpta, patenti alınmış sentetik ilaçlarla büyük ilaç firmalarını çok zengin eden yeni bir dönem başlar. İlaç şirketleri ancak patentini aldıkları ilaçları satabilecekler, doğada bulunan yani herkesin kullanımına açık olduğundan patent alınamayan şeyleri satamayacaklardır. Evet doğru anladınız, işte bu sebeple gümüş, bir şekilde hayatımızdan çıkarıldı. Yerine de patentli penisilin yerleştirildi. 1906 senesine gelindiğinde hemen hemen bütün büyük ilaç şirketlerini satın alan John D. Rockefeller, Amerika’daki tıp fakültelerinde gümüş suyu konusunun işlenmeyeceği talimatını verdirdi, uymayanlara da ciddi yaptırımlar uygulanacağını aba altından göstertti. Gümüş konusunun da üstü örtüldü, tarihe gömüldü. İşin ilginç kısmına gelecek olursak Rockefeller, hiçbir zaman ilaç kullanmadı, ailesinin de kullanmasına izin vermedi. ‘Pharma Teorisi’ denen teoriye göre, sentetik ilaçtan para kazananlar, bu ilaçları asla kullanmamıştır. Rockefeller ailesi, tam da bunu yapmıştır. Söylenecek çok söz var da susuyorum! Ne de olsa; ‘Söz gümüş ise sükût altındır!’ ………………………….*………………………. HAFTANIN EN’LERİ; Haftanın Acısı; Balıkesir 9. Ana Jet Üssü Komutanlığı filosuna ait bir F-16 uçağı, otobana düştü. Kazada bir pilotumuz şehit oldu! Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Pilot Binbaşı İbrahim Bolat tarafından uçurulan F-16, Bulgaristan sınırında, tanımlanamayan bir radar izi tespit edilmesi üzerine gece geç saatlerde havalandı. Dokuzuncu Ana Jet Üs Komutanlığı'ndan havalanan uçak ile 00.56 civarında telsiz irtibatı ve radar izi bilgisi kesildi. Kaza kırıma uğrayan uçak, İzmir-İstanbul otoyolunun yakınına düştü! Acı büyük, kelimeler kifayetsiz! Şehitlik makamında cennet olsun yeri! Allah rahmet eylesin! Haftanın Zaferi; Şampiyonlar ligi temsilcimiz Galatasaray’dan geldi! UEFA Şampiyonlar Ligi son 16 play-off etabı rövanşında oynanan Juventus-Galatasaray maçında, Juventus Galatasaray'ı 3-2 yenmesine rağmen tur atlayamadı! İlk yarıyı 10 kişi ama 3-0 galip tamamlayan Juventus, Aslan’ın pençesinden kaçamadı. Kıran kırana geçen maçta, zafer Galatasaray’ın oldu! Valla nefes almadan izledim maçı, iyi kalbim durmadı! Tebrikler Galatasaray! Haftanın Hastalığı; Desem de zannımca çağın hastalığı bu! 7'den 70'e pek çok kişinin ortak şikayeti olan ‘overthinking’ , yani aşırı düşünme problemi, yaşam kalitesini ciddi anlamda düşürüyor, hayattan tat almayı oldukça zorlaştırıyor. Bir konuyu, olayı veya durumu gereğinden fazla ve sürekli olarak düşünme hali anlamına gelen overthinking ile kişi, geçmişte yaşanan olayları tekrar tekrar analiz eder veya gelecekte yaşanabilecek ihtimaller üzerine olumsuzluk ihtimallerini sentezler. Geceleri uykuları bölen, zihni aşırı yoran, psikolojik kaygı bozukluğuna yol açan ve bağışıklık gücünü zayıflatan bu problem, insanı içten içe kemiren bir kurt gibi! Ben de bu aralar overthinking’ den muzdaribim, annemin tavsiyesini söyleyeyim; ‘Amaaan düşün düşün nereye kadar! Boşver, keyfine bak!’ Deneyin valla, işe yarıyor! Haftanın Kimliği; ‘Sosyal Medya Kimliği’! Sosyal medya platformlarına girişte artık zorunlu kimlik doğrulama dönemi başlıyor! Sahte hesaplar üzerinden hakaret, itibar suikastı, dezenformasyon ve çocukları koruma gerekçeleriyle hazırlanmakta olan tasarının Meclis'te sunulması için son viraja girildi. Sosyal medyada hesap açmak ve paylaşım yapmak için hem T.C. kimlik doğrulaması hem de cep telefonu onayı şart koşulacak. Özellikle 16 yaş altı çocuklara sosyal medya hesabı açma yasağı getirilecek, 18 yaş altına biyometrik yaş doğrulaması ve erişim kısıtlamaları uygulanacakken, anonim hesaplar büyük ölçüde sona erecek ve kimliği doğrulanmamış profiller paylaşım yapamayacak ya da kapatılacak! Ben ziyadesiyle destekliyorum bu fikri açıkçası: Şimdi inine sığınmış, ona buna sallayan, iftira atan, terbiyesizlik yapan kalemşörler düşünsün! Haftanın Operasyonu; Uyuşturucu operasyonu! Ama bu defaki başka bir enteresan! Son zamanlarda artan operasyonlarda ciddi miktarlarda uyuşturucuya el konulup sorumlulukların yakalanmasından sonra zehir tacirleri yeni bir yöntem geliştirmişler. Şeytanın aklına gelmeyecek bir şekilde, uyuşturucuyu kahveye emdirmişler. Evet yanlış okumadınız, Beylikdüzü, Esenyurt ve Başakşehir’de belirlenen 3 ev ile 1 depoya yapılan baskında, kahveye emdirilmiş halde 370 kilo 450 gram metamfetamin ile 4 kilo 150 gram eroin olmak üzere toplam 374 kilo 600 gram uyuşturucu madde ele geçirilmiş. Pes diyorum, daha da bir şey diyemiyorum! Bu nasıl şeytanlık, bu nasıl kötülük ya! Çocuklarımızı, gençlerimizi zehirleyenler, en tavandan alsınlar cezalarını, bulsunlar belalarını!