Kâbe’deki hacılar (Hû demez mi?)

Son günlerde kamuoyunda tartışılan “Kâbe’deki hacılar” ve “Hû” meselesi, ilk bakışta masum bir ilahi etrafında dönen bir kültürel polemik gibi görünebilir. Oysa konu, bir melodinin çok ötesindedir. Kulağa hoş gelen, dinî duyguları okşayan bir ifade biçiminin arkasında, Türk tasavvuf geleneğinin asırlara yayılan derinliği ve bu derinliğin zaman içinde nasıl dönüştürüldüğü, hatta kimi zaman suistimal edildiği meselesi vardır. Bu nedenle meseleyi sloganlarla değil; tarihsel bağlamı, kurumsal hafızayı ve kavramların geçirdiği anlam kaymalarını dikkate alarak ele almak gerekir. “Hû” kelimesinin Arapça gramerindeki yeri bellidir: üçüncü tekil şahıs zamiri olarak “O” anlamına gelir ve ilahî varlığa işaret eder. Ancak kelimeler yalnızca sözlük anlamlarıyla yaşamaz; onları tarih içinde yoğuran kültürler, kelimeye yeni anlam katmanları ekler. Anadolu tasavvuf geleneğinde “Hû”, bir gramer unsurundan çok daha fazlasına dönüşmüştür. Bu dönüşümün izlerini, tasavvufun Türkçeye bıraktığı deyimleri ve kalıp ifadeleri titizlikle inceleyen Abdülbaki Gölpınarlı’nın çalışmalarında açıkça görmek mümkündür. Gölpınarlı, tasavvufun sadece metafizik bir sistem değil, aynı zamanda dil kurucu bir güç olduğunu gösterir. “Hû çekmek”, “Gerçeğe Hû”, “Hû erenler” gibi ifadeler, yalnızca dinî birer söz değil; belli bir dünya tasavvurunun gündelik dile sızmış kodlarıdır. Anadolu’daki bu kodlaşmanın en belirgin kurumsal zemini, Hacı Bektaş Veli etrafında şekillenen Bektaşî geleneği ve onunla iç içe gelişen Yeniçeri Ocağı olmuştur. Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşundan itibaren Hacı Bektaş’ı pir kabul etmesi, sembolik bir bağlılığın ötesindedir. Ocağın manevî disiplini, Bektaşî erkânıyla örülmüş; askerî yapı ile tasavvufî yapı arasında organik bir bağ kurulmuştur. Bu bağın en görünür ifadelerinden biri, her törenin ve seferin sonunda okunan gülbanklarda yer alan “Gerçeğe Hû!” nidasıdır. Yeniçeri Gülbankı’nın metni, “Hû”nun nasıl bir askerî-toplumsal kimliğe dönüştüğünü açıkça gösterir: “Allah Allah illallah! Baş üryan, sine püryan, kılıç al kan… Bu meydanda nice başlar kesilir, hiç olmaz soran! … Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli… Demine devranına Hû diyelim Hû!” Bu metinde “Hû”, melankolik bir yakarış değil; kesin bir tasdiktir. Askerin ölümle yüz yüze geldiği anda, kendi varlığını aşan bir hakikate bağlanma iradesidir. Tasavvuftaki “fena” ve “beka” kavramlarının askerî disiplin içindeki yansımasıdır. Yeniçeri için “Hû” demek, “ben yokum, görev var” demektir; bireysel korkunun yerine kolektif ve aşkın bir bilinç koymaktır. Bu yönüyle “Hû”, Arap coğrafyasındaki kullanımından belirgin biçimde ayrılır. Arap dünyasında “Hû” çoğunlukla metin içi bir işaret ve sessiz zikir unsuru olarak kalırken, Anadolu’da bir selamlaşma biçimine, bir onay işaretine, hatta bir parola niteliğine bürünmüştür. Bektaşî dergâhına giren bir dervişin “Hû erenler” demesi, yalnızca “O” demek değildir; varlığın kaynağını teslim etmek ve o bilinçle topluluğa katılmaktır. Bu nedenle “Hû”yu sosyal ve kurumsal bir kod hâline getiren gelenek, Türk tasavvuf geleneğidir. Yeniçeri Ocağı’nın 94. Ortası’nın doğrudan Hacı Bektaş’a tahsis edilmesi, Etmeydanı’ndaki Bektaşî babalarının askerler arasında dolaşarak manevî motivasyon sağlaması ve Yeniçeri Ağası’nın göreve başlarken dergâhtan icazet alması, bu bağın ne kadar kurumsallaştığını gösterir. Beyaz börklerin arkasındaki sarkan kumaşın Hacı Bektaş’ın hırkasının kolunu temsil etmesi, “Pir’in eli üzerimizdedir” düşüncesini somutlaştırır. Her “Hû” nidası, bu sembolik bağı tazeler. 1826’da II. Mahmud tarafından gerçekleştirilen ve tarihe Vaka-i Hayriye olarak geçen süreçte Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında, yalnızca bir askerî kurum tasfiye edilmedi. Bektaşîlik de yasaklandı; tekkelerin bir kısmı kapatıldı, bir kısmı başka tarikatlara devredildi. Bu kırılma, devlet-tekke ilişkisinde köklü bir zihniyet değişimine yol açtı. “Uyur idik uyardılar” ifadesiyle sembolleştirilen tarihsel bilinç kaybı, sadece bir ocağın kapatılması değil; bir düşünme biçiminin geri plana itilmesi anlamına geliyordu. Bektaşî geleneğinin yerine daha farklı bir tarikat anlayışının yerleştirilmesi, devletin dünyayı ve insanı okuma tarzını da etkiledi. Bu dönüşümün izleri, tasavvuf dilinin gündelik hayatta geçirdiği değişimde de görülür. “Hû çekmek” ifadesi zamanla farklı çevrelerde farklı biçimlerde kullanılmaya başlanmıştır. Oysa Bektaşî erkânında “Hû”, belirli bir edep ve bağlam içinde yer alır; rastgele, gösterişli bir sesli zikir değildir. Anadolu’daki bazı cehrî zikir uygulamaları –örneğin Uşşakî çevrelerde görülen sesli tekrar– “Hû”yu hareketli bir ritüel unsuruna dönüştürmüş olsa da, Bektaşî meşrebinde mesele yüksek ses değil; mananın idrakidir. Bugün “Hû çekmek” ifadesinin kaynağından koparılıp her bağlama yapıştırılması, kavramın tarihsel özgüllüğünü silmektedir. “Kâbe’deki Hacılar (Hû demez mi?)” ilahisi etrafında yürüyen tartışma da bu kopuşun güncel bir örneğidir. İlahinin “Hacılar Hû demez mi?” kısmı, günümüzde çoğu zaman duygusal ve lirik bir tavırla icra edilmektedir. Oysa Bektaşî-Yeniçeri geleneğinde “Hû”, ağlak bir ses değil; vakur bir onaydır. Celadet taşır, heybet taşır. “Hacılar Hû demez mi?” sorusu, beyaz ihramlı kalabalıkları romantize etmekten ziyade, mutlak hakikatin özde tasdik edilip edilmediğini sorar. Fakat eser televizyon ekranlarında ve sosyal medyada tasavvuf müziği kalıplarına sokulurken, o disiplinli ve vakur ruh büyük ölçüde törpülenmektedir. Burada önemli bir nokta daha vardır: Kâbe’de tavaf sırasında “Hû” çekilmesi gibi tarihsel bir gelenek yoktur. “Hû”yu doğrudan hac pratiğine içkin bir unsur gibi sunmak, anakronik bir yorumdur. Arap İslam anlayışı ile Anadolu tasavvuf geleneği arasında tarihsel ve kültürel farklar vardır. Bu farkları görmezden gelerek her şeyi tek tip bir dinî forma indirgemek, Anadolu irfanını kendi bağlamından koparmaktır. Tasavvufun sabır, marifet ve hikmet merkezli dili yerine; şekilci tartışmaların öne çıkarılması, derinliği yüzeyselleştirir. Modern dönemde “Hû”nun popüler kültür içinde geçirdiği dönüşümü anlatan anlatılar –örneğin Misli Baydoğan’ın “Hû Diyen Karga” adlı eserinde işlenen temalar–, kutsal bir sembolün yalnızca dini bir zikrin ötesinde, tarih, kültür ve insanlık farkındalığını aktaran evrensel bir işaret hâline geldiğini gösterir. Bu dönüşüm, geleneğin halk içinde yaşamaya devam ettiğini kanıtlamakla kalmaz, aynı zamanda bireyi geçmişin, coğrafyanın ve manevi mirasın gölgesinde düşünmeye davet eder. “Hû” artık sadece ibadet veya ritüel ile değil, karganın gözünden insanlığın tanıklığı ve evrensel bütünlüğü üzerinden okunur; vahdet-i vücud düşüncesinin derinliği, metnin tarihi ve kültürel referanslarıyla modern bir bağlama taşınır. Bugün bazı çevrelerin “bir ilahi ile sisteminizi yıktık” türünden söylemler üretmesi de meseleyi anlamadıklarını gösterir. Çünkü Bektaşî dergâhında “Hû” bir ses değil, bir sırdır; Yeniçeri Ocağı’nda “Hû” bir nida değil, bir teslimiyettir. Okullarda bir metni söyletmekle bu sır çözülmez, bu teslimiyet inşa edilmez. Yüzyıllarca dergâhlarda ve ocaklarda yoğrulmuş bir kavramı bağlamından kopararak kullanmak, ne geleneği yıkar ne de yeniden kurar; sadece anlamı bulanıklaştırır. Anadolu’nun herhangi bir köyünde bir dedenin “Gerçeğe Hû!” demesi, yalnızca dinî bir söz değildir; tarihsel bir hafızanın yankısıdır. Bu yankı, Orta Asya’dan Anadolu’ya, tekkeden kışlaya, oradan da halkın gündelik diline uzanan bir sürekliliğin ifadesidir. “Hû”yu doğru anlamak, bir kelimeyi değil; bir medeniyet tasavvurunu doğru okumaktır. Aksi hâlde geriye yalnızca melodi kalır, mana uçup gider. “Kâbe’deki Hacılar (Hû demez mi?)” sorusu, bizi basit bir polemiğin ötesine taşımak zorundadır. Soru şudur: Bir kavramı hangi tarihsel bağlam içinde konuşuyoruz? Onu hangi geleneğin ürünü olarak görüyoruz? Eğer “Hû”yu yalnızca hoş bir ses olarak duyarsak, onu üreten asırlık tecrübenin hakkını vermemiş oluruz. Ama tarihsel bağlamı içinde anlarsak, bir zamirin nasıl bir tasavvuf nefesine, bir Bektaşî selamına, bir Yeniçeri parolasına dönüştüğünü; oradan da modern popüler kültürde yeni anlamlara büründüğünü görebiliriz. Sonuç olarak mesele, bir ilahiyi yasaklamak ya da savunmak değildir. Mesele, “Hû”nun hangi tarihsel derinlikten geldiğini bilmek ve onu yerli yerine koymaktır. “Hû” Arapça bir zamir olarak doğmuş olabilir; fakat Anadolu’da bir tasavvuf nefesine, bir askerî disipline ve bir kültürel kimlik koduna dönüşmüştür. Bu dönüşümü görmeden yapılan her yorum eksik kalacaktır. Çünkü “Hû”, yalnızca bir ses değil; Türk tasavvuf dünyasının hafızasında yüzyıllardır yankılanan bir bilinçtir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. kabe hacı hu Özgür Çelik, Independent Türkçe için yazdı Özgür Çelik Cuma, Şubat 27, 2026 - 09:45 Main image:

Fotoğraf: X

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Kâbe’deki hacılar (Hû demez mi?) copyright Independentturkish: