İz sürmek insanı gerçeğe götürür

Farz ediniz ki kendi büronuzda oturuyordunuz. Telefon, laptop gibi değerli eşyalarınız da oradaydı. Kapınızı kilitlemeden 5 dakikalığına oradan ayrıldınız. O meyanda fırsatı kollayan hırsızın masanızın üzerindeki tüm değerli eşyalarınızı alıp götürdüğünü farz ediniz. Hemen polise telefon edip onun yakalanmasını ve çaldığı eşyaların ondan alınıp geri getirilmesini talep ediyorsunuz. Polis önce büronuza geliyor, fakat büronuza gelip hırsızı aramıyor, onu hırsıza götürecek izleri arıyor. Yani polis, o eşyaların bir hırsız tarafından götürüldüğüne emindir, fakat hırsız orada yoktur, haliyle polisi ona götürecek delil bulması ve o delilin izini sürerek hırsıza ulaşması gerekir. Evrenin yaratıcısı da böyledir. Bizler bu evrenin biri tarafından var edildiğini biliyoruz, fakat onu göremiyoruz, dolayısıyla bizi ona götürecek delil/iz gerekir. İşte bizi ona götürecek delil arayışına “nazar” diyoruz. Nazar; “amaçlı bakış” demektir. Yani polis hırsızı orada bulmak için büronuza gelip orayı dolaşmıyor. Büroda onu bulmak için delil arıyor. İşte kelam ilminde bu delil aramanın adı “nazar” (dikkatli inceleme) dir. Sonra polis, oradaki parmak ve ayak izleriyle ilgili birtakım deliller buluyor ve bu delillerin tümünü toplayıp karşılaştırma yapıyor. Polisin bu çalışmasına da “istidlal” denir. Yani topladığı delillerden bir soyutlama yapar. Dolayısıyla “istidlal”; somutlardan soyutlama yapmak demektir. Yani bürodaki kabaca görünenlerden, görünmeyen şeye (hırsıza) soyutlama yaparak ona ulaşmaktır. Bizim şu “nazar” ve “istidlal” yetimiz elbette ki kozmolojide (fizikî dünyada) çalıştı. Ve yine burada nazar ve istidlal fonksiyonları da “akıl” alanının içerisinde yer aldı. Bu alana da bizler (kelamcılar) “dinî alan” deriz. İşte burası çok enteresandır. Yani imamiye ekolünün de yer aldığı bu görüşte “akıl”, dinin kaynağı sayılır. Yani “aklî” olan “dinî” de sayılır, “şer’î” değil. (Buraya lütfen dikkat ediniz.) “Aklî” olan bir şey “şer’î” değil de “dinî” sayılır. Yani “akıl dinden neyi bilebilir neyi bilemez?” sorusunu sorduğumuz zaman, “akıl; şer’i olanı bilemez ama dinî olanı bilebilir” diye bir ayırım yapabiliriz. Bir takım büyük alimlerin (örneğin Bakillani’nin) dediği gibi, bilinen şeyler 3 kısımdır: 1-Akıl ile bilinebilecek şeyler. Örneğin dünyanın sonradan yaratılmışlığı akıl ile bilinebilecek şeydir. Yani mademki ortada bir şey vardır, öyleyse bunu meydana getiren bir güç vardır. Siz bunu akıl ile de bilebilirsiniz, vahyin söylemesine hiç de gerek yoktur. 2-Vahiy ile bilinebilecek şeyler. Örneğin size nelerin haram ve nelerin de helal kılındığını yalnızca vahiy kanalıyla bilebilirsiniz. Mesela domuz etinin haram kılınması, bizim akıl ile bileceğimiz şey değildir. Ya da Yahudilere hayvanın iç yağının haram kılınması, akıl ile öğrenilebilecek şey değildir. Bunları yalnızca vahiy kanalıyla bilmek mümkündür. 3-Hem akıl ve hem de vahiy ile bilinebilecek şeyler. Örneğin “hırsızlık.” Bunun çok kötü bir şey olduğu hem akıl tarafından bilinir hem de vahiy bunun kötülüğünden söz eder. Birinci maddede yer alan “akıl ile bilinebilecek şeyler” konusu, kimi Müslümanlar tarafından asla kabul edilmemektedir. Kuran-ı Kerim’in bu kesim hakkındaki benzetmesi şöyledir: “Adeta korkuya kapılmış yaban eşekleri gibidirler, Arslandan kaçmaktalar.” (Müddessir: 50-51) Yani “akıl” Kuran’ın asıl anahtar kelimelerinden olmasına rağmen, ona yabancılaşmış ve ondan firar eder olmuşuz. Akıl kelimesinin alanı içerisine “din” kelimesinin giriyor olması, onları tedirgin etmektedir. Örneğin “çalmayacaksın” dini bir kavramdır. Fakat dini bir kural değildir. “Din nedir?” sorusuna, birçok Müslüman; “ilahi kurallardır” diye cevap verirler. Oysaki öyle değildir. Yani “çalmayacaksın” dindir, fakat çalan adamı ne yapacaksın ve nasıl onu cezalandıracaksın, bu “şeriattır.” Ve yine “haksız yere adam öldürmeyeceksin” dindir, fakat öldüren adama nasıl bir ceza vereceksin? Bu “şeriattır.” Dolayısıyla şeriat değişken, din ise sabittir. Yeryüzünde tek bir din vardır ve din “sabit ilkelerden ibarettir.” Yani din ilkedir, kural değildir. Kurallar değişir ama ilkeler değişmez. Örneğin; “arabanı yolun sağından süreceksin” bir kuraldır. Yarın kalktığımızda bize “kardeşim kuralları değiştirdik, artık arabanı yolun solundan süreceksin” diye trafik kurallarının değiştiğini söyleyebilirler. Burada hiçbir sorun olmaz. Fakat güneşin her gün doğudan doğması bir kural değildir, o değişmez sabit bir ilkedir. Bizler, o sabitler üzerinden gidiyoruz. Dolayısıyla din, “sabitler alanı”, şeriat ise “değişiklikler alanıdır.” O zaman şu üçünü eşitlemiş olduk. Yani “din” dediğimiz “çalmayacaksın” durumunu, aynı zamanda akıl da buyurmaktadır. Aynen öyle ahlak da bunu talep etmektedir. O zaman şöyle diyebiliriz: “Din” dediğimiz şey; “dinî olan” = “aklî olan” = “ahlakî olandır.” Diğer bir ifadeyle; dinî olan her şey aklîdir, aklî olan her şey de ahlakîdır. Bu sözümüzü teyit eden Kuran’da şöyle bir ayet vardır (elbette başka ayetler de vardır.) “Bir avuç insan hariç, Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, Şeytan’a uyar giderdiniz.” (Nisa: 83) Ayette sözü edilen “bir avuç insan hariç” sözünden kastedilen “akıldır”, “Allah’ın fazlı ve rahmeti” ise, “peygamberler ve vahiydir.” Demek oluyor ki, vahiy olmadan da azınlıkta da olsalar insanlar akıllarıyla hakikati bulabilirler. Yani hakikat dediğimiz şey, insanın aklıyla da keşfedilebilir bir şeydir. Eş’arilerin bu konudaki getirdikleri delilleri de şu ayettir: “Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah’a karşı (savunacak) delilleri olmasın.”  (Nisa: 165) Yani mazereti/delili ortadan kaldıracak şey, peygamberin gönderilmesidir. Maturidi ekolüne göre ise, mazeretin ortadan kaldırılmasına vesile olan şey, aklın varlığıdır. Şayet akıllıysanız artık iş bitmiştir. İmamiye ekolüne göre de hem elçilerin hem de aklın varlığı, mazeretin ortadan kaldırılmasının vesilesidirler. Günümüzdeki modern hukuk da din işleriyle dünya işlerini birbirinden ayırdığı için, dünya işlerinde aklı esas alır. Örneğin adamın birisi suç işlediğinde ve polis onu yakalayıp hâkim huzuruna götürdüğünde, adam mahkemeye şöyle der: “Hâkim bey. Vallahi bunun suç olduğunu bilmiyordum.” Modern kanun ise şöyle der: “Kanunun bilinmemesi suçu ortadan kaldırmaz. Şayet öyle olsaydı, hiçbir zaman suç işleyen insanlar, kanunları bilmek istemez, ezberlemez ve bilmediğine dair yemin etse de başı ağrımaz, “abi vallahi bilmiyordum” der paçayı kurtarırdı.” Bu iki görüşün (peygamberlerin hüccet oluşu ile aklın hüccet oluşunu savunanların) ortasını bulmak ister isek şöyle deriz: “İnsanlar akıllarıyla da hakikati bulular.” Ama, agnostik biri olan Bertnard Russel bu hususta şöyle der: “Allah’ın varlığı ve yokluğuna dair bendeki deliller eşittir. Varlığına dair delilleri çoğaltamadığım için vardır diyemiyorum.” Ona derler ki; “peki sen ölsen ve dirilsen, baksan ki bir diriliş var ve Allah da karşında duruyor. Sana; “neden bana doğru dürüst inanmadın” derse, o zaman sen ona ne diyeceksin?” Diyor ki, Allah’a şu cevabı veririm: “Peki sen bana niçin kendini doğru dürüst göstermedin?” Kuran’da: “Ben sizin Rabbiniz değilmiş miyim?” (A’raf: 172) anlatımına dikkat ederseniz, sahne şöyle kuruluyor: “Denilir ki, ölümden sonra Allah inanmayanlar ile bir sahne kuracak ve onlara: “Ben sizin Rabbiniz değilmiş miyim?” diyecek. Onlar da: “Evet, öyleymiş. Geldik, bunu gördük. Sen bize bir şans daha ver, geri gidelim ve iyilik/amel yapıp geri gelelim.” derler. Allah ise: “Fakat size bir şans daha verilmeyecek.” diye cevap verir. Bu cevap, “reenkarnasyonun” da reddidir. Peki bu sahne niçin anlatılıyor? Çünkü birisi diyebilirdi ki: “Ya ben çok düşündüm, aklımdan hep alıp verdim, ölümden sonra bir yaşamın daha var olduğunu çıkaramadım. Ya Rabbim. Sen şayet bir elçi gönderseydin, o da bize bunu anlatıp ikna etseydi bizi, biz bu halde olmazdık.” Peki biri bu sözü söyleyebilir mi? Tabii ki söyleyebilir. Nitekim ayetlerde de geçiyor. İşte hiç kimse böyle bir mazeretle gelmesin diye Allah bu elçileri göndermiştir. Şayet Allah peygamberleri göndermemiş olsaydı, insanlar hakikati bulabilirler miydi? Tabi ki bulabilirlerdi. Fakat o hakikatlerin karşısında onun sahibine teşekkür etmesini bilebilirlerdi, ama nasıl şükredeceklerini bilemezlerdi. Örneğin namazı nasıl kılacaklarını bilemezlerdi. Yani birisi bana bir iyilik yaptığında, ben ona teşekkür etmenin gerektiğini biliyorum ama, nasıl ve ne şekilde teşekkür edileceğini bilemem. Ona bir çiçek mi alayım, ikramda mı bulunayım, yoksa kuru bir mesaj mı çekeyim, bunu bilemem. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. iz insan gerçek Hasan Kanaatlı, Independent Türkçe için yazdı Hasan Kanaatlı Cuma, Şubat 27, 2026 - 13:00 Main image:

Fotoğraf: Pixabay

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: İz sürmek insanı gerçeğe götürür! copyright Independentturkish: