Bazen bir maç, iki ayrı hikâye anlatır. Biri sahadaki oyun, diğeri tabeladaki sonuçtur. Galatasaray, Juventus karşısında 120 dakikanın sonunda turu geçti. Normal süresi 3-0 biten, uzatmalarla 3-2’ye gelen bu eşleşme tarih sayfasına “büyük başarı” olarak yazılacak. Ama sahadaki 120 dakika, bu cümlenin içini dolduracak kadar güçlü değildi. Galatasaray çok kötü oynadı. Bu net. Maç boyunca tempo kontrolü kurulamadı. Topa sahip olunduğu anlarda organizasyon eksikti. Geçiş savunmasında yerleşim hataları tekrar etti. Önde baskı denendi ama süreklilik sağlanamadı. Daha çarpıcısı şu: Juventus uzun süre 10 kişi oynadı. Buna rağmen Galatasaray oyunun kontrolünü eline alamadı. Sayısal üstünlük teoride avantajdır; pratikte alan yönetimi, sabır ve doğru pas temposu ister. Galatasaray bu üç başlığın hiçbirinde istikrar sağlayamadı. Top dolaştı ama yönü yoktu. Kenarlara gidildi ama derinlik üretilemedi. Ceza sahası çevresinde karar kalitesi düşüktü. Juventus ise eksik kalmasına rağmen “buraları oynama” refleksini gösterdi. Bloklar arası mesafe bozulmadı. Panik yapılmadı. Oyunun kaotikleşmesine izin vermediler. Tecrübe, özellikle ikili eleme maçlarında bazen oyunun önüne geçer. Juventus bunu hatırlattı. Eksik oynadılar ama zihinsel olarak dağılmadılar. Galatasaray ise oyunu domine etmeden turu aldı. Bu iki ayrı gerçeği aynı anda kabul etmek gerekiyor: Evet, performans tatmin edici değildi. Evet, 10 kişilik rakibe karşı kontrol alınamaması ciddi bir soru işareti. Ama ne olursa olsun, böyle bir eşleşmede Juventus’u elemek küçümsenemez. İkili eleme formatında bu seviyede bir takımı saf dışı bırakmak, oyundan bağımsız olarak büyük başarıdır. Futbol bazen estetikle değil, dirençle kazanılır. Galatasaray bu kez iyi oynamadı. Ama kaldı. Avrupa’da bazen en değerli şey budur: Mükemmel olmak değil, hayatta kalmak.