Türkiye siyasetinin yakın tarihine baktığımızda, Abdullah Öcalan’ın iki mektubu, PKK ve devlet arasındaki sürecin seyrini anlamak için kritik bir pencere sunuyor. İlki, 27 Şubat 2025’te okunan ve silah bırakma kararını merkeze alan mektup, ikincisi ise 2026’da yayımlanan ve sürecin demokratikleşme boyutunu öne çıkaran mektup, birlikte ele alındığında sürecin iki aşamalı ve birbirini tamamlayan yapısını ortaya koyuyor. Uyumlu ve tamamlayıcı bir çerçeve Öcalan’ın ilk mektubundan bu yana geçen bir yılda, sürecin ilerleyişi gözle görülür bir hız kazandı. Örgütün silah bırakma kararına uyacağını resmen beyan etmesi, Mayıs 2025’te kongrenin toplanıp fesih kararı alması ve temmuz ayında sembolik bir silah yakma seremonisi düzenlemesi, sürecin kararlılıkla yürütüldüğünü gösterdi. Mecliste bir komisyon kurulması ve Suriye dahil bölgesel gelişmeler de sürecin yalnızca Türkiye ile sınırlı olmadığını, Orta Doğu’daki dengeler üzerinde de etkili olduğunu gösteriyor. Bu açıdan, iki mektup üst üste konulduğunda, süreci yürütme iradesi gösteren tarafların birbiriyle uyumlu ve tamamlayıcı bir çerçeve çizdiği görülüyor. Birinci mektup, örgütün silah bırakma kararı ve mücadele yöntemini değiştirme kararlılığını teyit ederken, ikinci mektup ise sürecin bir yıl sonra pozitif barış ve demokratikleşme aşamasına geçtiğini ortaya koyuyor. Ziya Gökalp’e selam İki mektup arasındaki benzer vurgular dikkat çekici. Her iki metinde de Türk ve Kürt birlikteliği öne çıkıyor. 2025 mektubu, tarihsel ve stratejik bir perspektif sunarken, 2026 mektubu ideolojik ve kavramsal bir boyut ekliyor: “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” mesajı, Ziya Gökalp referansları üzerinden Bahçeli’nin söylemsel çerçevesine de dolaylı bir gönderme yapıyor. Yeni mektup ayrıca vatandaşlık tanımı ve devlet-toplum ilişkisi üzerine ciddi bir vurgu yapıyor. Yurttaşlık dininde, milliyetinde, düşüncesinde özgür olmayı temel alan bir özgür yurttaşlık olarak tanımlanıyor ve devletin alt kimlikleri gözeten kapsayıcı bir çerçeve oluşturması öneriliyor. Bu yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’de kimliksel talepleri olan tüm kesimler için kapsayıcı bir yurttaşlık anlayışını işaret ediyor. Hem hükümete hem topluma mesajlar İlk mektup, örgütün silah bırakma kararının stratejik ve psikolojik gerekçelerini açıklıyordu. Öcalan, silahlı mücadelenin kendini tekrar ettiğini ve sonuç üretmekten uzaklaştığını vurgulamıştı. Bir yıl sonra gelen ikinci mektup ise silah meselesini yeniden tartışmaya açmıyor. Tam tersine, silaha dönüş ihtimalini kapatıyor. “Sivil siyaseti önümüze koyduk” vurgusuyla geri dönüşsüzlük ilan ediliyor. Ancak asıl fark burada: İlk metin silahın neden bırakıldığını açıklıyordu. İkinci metin silah bırakıldıktan sonra ne yapılması gerektiğini söylüyor. Burada iki önemli mesaj öne çıkıyor: Hükümete: Silah bırakma tamamlandı, şimdi demokratikleşme adımlarını atın. Topluma: Endişelenmeyin, süreç sonunda demokratikleşme gerçekleşecek. Öcalan, gündelik siyasi krizlerden, kayyum uygulamalarından veya belediye iade süreçlerinden hiç söz etmeden, sürecin stratejik ve kavramsal çerçevesini çiziyor. Bu yaklaşım, sürecin gündelik siyasetin üstünde bir zeminde yürütüldüğünü gösteriyor. Güvenlikçi bakış sürecek mi? İkinci mektubun ima ettiği bir diğer başlık, merkez-yerel dengesi. Türkiye’de aşırı merkeziyetçi devlet yapısının önemli gerekçelerinden biri Kürt meselesi oldu. Bölünme korkusu, merkezin gücünü tahkim eden bir argüman olarak kullanıldı. Silah bırakma sonrası, devletin merkezden yerellere yetki devri korkusu azalacak. Bu durum, Diyarbakır’dan İzmir’e belediyelerde halkın yönetime katılımını artıracak, yerel karar alma süreçleri güçlenecek. Özetle, iki temel demokratik talep öne çıkıyor: Kimlik ve vatandaşlık tanımında kapsayıcılık ve devlet gücünün yurttaşla ve yerelle paylaşılması. Bu talep, demokratikleşmenin hem toplumsal hem kurumsal boyutunu kapsıyor. Ancak; süreçte bu açıdan bir çelişki hala varlığını koruyor. Hükümet güvenlik boyutunda ilerlerken demokratikleşme boyutunu askıya alıyor. Kayyum uygulamaları, siyasi dosyalar, AİHM kararlarının uygulanmaması gibi başlıklarda geri adım atılmıyor. Oysa Meclis’e sunulan parti raporlarının neredeyse tamamı Kürt meselesini bir demokrasi eksikliği meselesi olarak tanımlıyor. Hatta Meclis’in ortak raporu dahi demokrasi ile Kürt meselesi arasında güçlü bir bağ kuruyor. Seçimler mi beklenecek? AK Parti’nin yaklaşımı, demokratikleşme adımlarını seçim sonrası 2028’e erteleme eğilimini ortaya koyuyor. Güvenlik ve demokratikleşme paketleri ayrışmış durumda; hükümet güvenlik odaklı uygulamaları önceleyip, demokratik hakları sınırlı biçimde sunuyor. Gelinen aşamada; 2025 Şubat’ından bu yana silah bırakma iradesi ortaya kondu. Kongre toplandı, fesih kararı alındı. Bir yıldır “bize bir yol gösterin” deniliyor. Öcalan ikinci mektubunda silahsızlanmayı ilkesel bir tercih olarak tanımlıyor. Silahlı mücadeleyi stratejik olarak anlamsızlaşmış bir yöntem olarak görüyor. Bu, süreç aksasa bile silaha dönüş zeminini daraltıyor. Fakat şu soru ortada: Silahı bırakan insanlar nereye gidecek? Bu kişilerin büyük kısmı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve sivil siyasetin parçası olmak istediklerini söylüyorlar. Dünya deneyimleri bu konuda zengin; Türkiye’nin kurumsal hafızası da yetersiz değil. Birkaç maddelik bir düzenleme teknik olarak kısa sürede yapılabilir. Meclis’in aylarca rapor yazması sürecin psikolojik yönetimi olabilir; ancak silahsızlanma yasasının gecikmesi risk üretir. Bariyerlerin aşılması için iki temel adım gerekli: Siyasi olarak şiddet ve güvenlik perspektifinden çıkmak ve silah bırakmış örgüt üyelerinin güvenle evlerine dönmesini sağlayacak yasal düzenlemeler. Bu adımlar, sürecin doğal demokratik çıktılarının önünü açacak ve toplumsal güveni pekiştirecek. Öcalan “dönemin dili” derken ne demek istedi? İkinci mektup, yalnızca içeriğiyle değil, diliyle de sürecin karakterini ortaya koyuyor. Öcalan, mektubunda gündelik siyasetin çatışmacı dilinden uzak duruyor. Bu yaklaşım, sürecin ikinci aşamasında ortak iradeyi ve güveni güçlendirme stratejisi olarak değerlendirilebilir. Özellikle dikkat çeken nokta, mevcut sürecin “Terörsüz Türkiye” gibi isimlendirilmesine yönelik eleştiriler. Öcalan, bu tür bir çerçevenin artık güvenlikçi, negatif ve sinir bozucu bir algı yarattığını işaret ediyor. Metin, sürecin isimlendirilmesinin sadece sembolik değil, toplumsal ve siyasi algıyı etkileyen kritik bir unsur olduğunu vurguluyor. DEM Parti’nin geçtiğimiz günlerde açıklamalarını eleştirdiği Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın şahsında öne çıkan ve süreçteki negatif dil olarak tanımlanan söylemler de metinde dolaylı olarak eleştiriliyor. Öcalan, “biz ve siz” ayrımına dayalı yaklaşımların terk edilmesi gerektiğini, devlet ile toplum arasında daha katılımcı ve eşitlikçi bir iletişim dili kurulması gerektiğini belirtiyor. Bu, sürecin hem hükümet hem de toplum nezdinde meşruiyet kazanması için bir çağrı olarak okunabilir. Özetle, ikinci mektup sadece demokratikleşme hedeflerini açıklamakla kalmıyor; sürecin dilini, isimlendirmesini ve algısını yeniden yapılandırmayı da stratejik bir hedef olarak ortaya koyuyor. Negatif çağrışımların yerine, pozitif, kapsayıcı ve barış odaklı bir dil öneriliyor. Böylece silahsızlanma ve demokratikleşme sürecinin hem güvenli hem de toplumsal olarak kabul gören bir zeminde ilerlemesi amaçlanıyor. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. müjgan halis abdullah öcalan İmralı Gazeteci Müjgan Halis, Independent Türkçe için yazdı Müjgan Halis Cuma, Şubat 27, 2026 - 18:15 Main image:
Fotoğraf: DEM Parti
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: İki mektubun satır araları: Öcalan ne demek istedi? copyright Independentturkish: