Bu yıl önemli bir yıl olacak, Cumhuriyetçiler Kurultayı süreci içinde düzen her yerinden çürürken bir Cumhuriyet nasıl olmalı diye güçlü bir zihin egzersizi yapacağız. Çok sayıda yerel toplantıyla ve karşılıklı etkileşimle ilerleyecek sürece küçük bir katkı olarak bu yazı dizine giriştik. Daha önce bir emekçi cumhuriyetinde gündelik yaşamı ve Köy Enstitülerini ele almıştık. Bu sefer birçok kadronun yaşamını adadığı Cumhuriyet’in sağlıkta sosyalizasyon deneyimine göz atalım. Normalde kapitalist düzen içinde bir sağlık hizmeti varsa bu hizmet için vatandaşlar kayıp durumdadırlar. Zaten düzen insanı hastalandıran birçok etken üretirken onları korumak için bir şey yapmaz. Kişiler ancak hastalandıktan sonra sağlık örgütüne başvururlar ve sağlık örgütünün nerede ve nasıl yaşadığını bilmediği bu kişiden haberi olur. Kişiyi artık vakanın ilerleyiş durumuna göre tedavi etmeye çalışır, bu arada tedavinin bir bedeli vardır ve kişi bunu karşılayabildiği kadar tedavi olanaklarından yararlanır. Bugün de tam olarak yukarıda anlatıldığı gibi çalışmıyor mu sistem? Dünyada bu “normal” hemen Cumhuriyet’ten önce dünyanın ilk Sosyalist Cumhuriyeti olan Sovyetler Birliği’nin kurulması ile değişti. İlk kez burada yurttaşların kayıp olmadığı bir sağlık örgütlenmesi gerçekleştirildi. Belli bir nüfustan sorumlu bir sağlık ekibi tanımlanıyor ve bu ekip koruyucu ve tedavi edici hizmetleri bir bütün olarak parasız olarak sunuyordu. Amaç toplumun sağlık düzeyini geliştirmek ve korumaktı. 1923 Devrimi çok kötü bir sağlık düzeyi devralmıştı. Öncelikle en çok öldüren ve sakat bırakan hastalıklara dönük dikine bir tarama ve tedavi hizmetini çok özgün bir örnek olarak örgütledi. 1946’da ise Behçet Uz ilk kez tüm ülkeyi 40 köylük gruplara bölerek her biri için bir sağlık ekibi atamayı tasarladı. Ancak olanaksızlıklar nedeniyle hastane yapımından daha ileri gidemedi bu tasarı. Bu konuda ilerleme 1960 Darbesi ve yeni Anayasa ile birlikte gelecektir. Sovyetler Birliği’ndeki kazanımların duyulması ile dünya halklarının ayaklanmaması için sosyal hakların emekçilere sağlandığı bir dönem açılmıştır. 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetlerinin devletin sorumluluğunda olduğu ilk kez ifade edildi. Üstelik bu dönem 1930’lardan sonra Türkiye’nin ikinci planlama dönemidir. Planlama deneyiminin yaşanmasını, hala bu deneyimin içinde bulunmuş kadroların hayatta olmasını bir emekçi cumhuriyetinin kuruluşu için büyük bir şans olarak değerlendirmeliyiz. Bu koşullarda Nusret Fişek’in öncülüğünde belirli bir nüfustan sorumlu, kişilerin kayıp olmadığı, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerini birlikte sunan, devlet tarafından finanse edilen bir sağlık örgütü fikrini gerçekleştirme olanağı doğdu. Fotoğraf 1: Sağlıkta Sosyalleştirme Yasası’nın çıkmasında öncülük yapan Nusret Fişek (1914-1990) muhtemelen 1970’li yıllarda görülüyor. Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun 1961’de kabul edilir.1963’te Muş’ta başlayan pilot çalışmanın 1977’de tüm ülkeye yayılması ve 1982’de her beş bin kişi için bir sağlık ocağının kurulması planlamaya alınır. Bu modelde sağlık ekibi bir hekim, bir halk sağlığı hemşiresi, ebeler, sağlık teknisyeni, tıbbi sekreter ve şoförden oluşuyordu. Ekip sorumlu olduğu bölge için evleri tek tek ziyaret eder ev halkı tespit formu doldururdu. Tüm aşısız çocuklar ve hamileler saptanır, gelişme gerilikleri takip edilir, okul ziyaretleri yapılırdı. Sosyalizasyona uygun kadro yetiştirmek için sağlıkçı yetiştiren fakültelerin müfredatı ve yapısı değiştirildi. Üniversitelerin basamaklı sistemi işlettikleri geniş bir bölgeleri oldu. Sağlık Ocakları ve bölge hastanesi ile bölge sağlık örgütünün idaresi Sağlık Bakanlığı tarafından üniversitelerin halk sağlığı kürsülerine bir protokolle devrediliyordu. 1983’te zorunlu hizmet uygulaması ile sosyalizasyon en yaygın halini aldı. 1990’dan sonra ise Dünya Bankası’nın yönlendirilmesi ile sistem çöktü. Başarısız değildi kurulan sistem, 1960’lardaki çok geri olan sağlık düzeyinin ileri çekilmesinde önemli bir rol oynadı. Ancak önerilen sistemin kendisi düzenle uyumlu değildi. 1948’de sağlığın tanımı konusunda Dünya Sağlık Örgütü’nde kapitalist ve sosyalist devlet temsilcilerinin birlikte çalıştığı dönemin getirdiği bir uzlaşma doğmuş, sağlığın ünlü tanımı ortaya çıkmıştı: “ Sağlık; yalnızca hastalık veya sakatlığın olmaması durumu değil, fiziksel, sosyal ve ruhsal yönden tam iyilik halidir. ” Tanım döneme göre çok ileriydi ancak devletler arsındaki denge nedeniyle “ sosyal açıdan tam bir iyilik hali ” nedir, açıklanmıyordu. Sosyal açıdan tam bir iyilik halinin başlıca koşulu bir ülkede insanın insanı sömürüsünün engellenmesidir. Toplumsal eşitsizlikler sağlık sorunlarının temel kaynağı olarak ortaya çıkar. Sosyalizasyon Yasası çok önemli bir deneyim olmakla birlikte insanın insanı sömürdüğü bir piyasa düzeninde kurulmaya çalışılmıştır. Esas olarak sağlık sorunlarının çok yoğun olduğu kırsal kesimde kurulmasına karşın kente büyük bir göç ve Türkiye’de hızla özel sektöre bağlı sanayileşme yaşanmaktadır. Bu plansız kente yığılma hali kentlerde sağlık sorunlarının derinleşmesine ve yaygınlaşmasına yol açtı. Ancak sosyalizasyon patronlara ait iş yerlerinde ve emekçilerin ikamet ettiği mahallelerde yaşanan sorunlara müdahale etme imkânı bulamamıştır. Sağlık Ocakları temelde parasız hizmet vermesine karşılık paralı sağlık hizmetleri devam etmiş, isteyenin istediği basamağa başvurduğu bir sistem hiçbir zaman basamaklı bir sağlık sistemi olmamıştır. Sonunda sağlık ocağı hekimlerine de muayenehane açma izni verilmiş, sağlık ocaklarına yazarkasa konmuştur. Bütçeden sağlığa yeterince pay ayrılmaması başlıca bir sorundur. Bütçe önünde sonunda patronları besleyen bir fon gibi kullanılmıştır. Oysa sağlığın devletin sorumluluğu altında olması pratik olarak bütçeden yeterince kaynak anlamına gelir. Sonunda 1990’da emperyalizm ile Türkiye sermaye düzeninin bütünleşmesi sağlık hizmetlerinin tamamen piyasalaşması ile sonlanmış, Dünya Bankası projesi ile Türkiye’de halkın sağlığı piyasaya teslim edilmiştir. Özel hastane zincirlerinin, Vakıflar adı altında holding ve tarikatlara ait sağlık fakültelerinin olduğu yerde toplum sağlığının geliştirilmesi ve korunmasından bahsedilemez. Yeni doğanların yoğun bakımlara ölümleri pahasına pazarlandığı rezaletin Epstein lağımından ne farkı var? Bir emekçi cumhuriyetinde sağlık hizmetlerinin sosyalizasyonunu yeniden üst düzeyde kuracağız. Her şey insanın insanı sömürmediği düzenle uyumlu olacak. Yaşam ve iş alanlarını bütünleştirdiğimiz, kent ile kırı toplumsal olarak eşitlediğimiz koşullarda kayıp insan kalmayacak. Basamaklı sistem uygulanabilir olacak, ilaç ve aşı şirketleri tarafından sağlık yönlendirilemeyecek, sağlıkçılar uygun koşullarda topluma karşı sorumluluk alarak kimliklerini inşa edecekler. O zaman Cumhuriyetimizin bayrağına “toplum sağlığını geliştirmek ve korumak” diye yazabileceğiz.