ABD ile İran arasında perşembe günü Cenevre’de yapılan dolaylı görüşmelerde masa devrilmedi. İran’dan yapılan açıklamaya göre, taraflar haftaya önce teknik sonra siyasi düzeyde bir kez daha görüşecek. Anlaşılan o ki, ABD’nin ‘nükleer, balistik füzeler ve vekil güçler’ talebiyle oturduğu masada, Tahran’ın istediği gibi şu aşamada sadece ‘nükleer program’ konuşuluyor. Peki o zaman ABD Başkanı Donald Trump, eski Başkan Obama’nın kabul ettiği ama kendisinin yırtıp attığı 2015 anlaşmasından daha iyi bir anlaşmaya nasıl ulaşmış olacak? İran’ın geçmişteki iki anlaşmasını, 2010-2015’teki metinleri ve yıllar içinde İran’ın verdiği tavizleri bilenler bugünkü müzakerelerde neyin pazarlığının yapıldığını da tahmin edecektir. 2015’in 2010’dan farkı 2010’daki anlaşma ‘yakıt takasıydı’, yani sadece bir malzeme yönetimiydi; 2015’teki ise ‘zenginleştirilmiş uranyuma limit koymaydı’. Bugünse İran ‘nükleersizleştirme ve altyapı tasfiyesine’ zorlanıyor. Türkiye-Brezilya-İran arasındaki 2010 anlaşmasına göre Tahran bir ay içinde bin 200 kilogramlık düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumunu -kendi mülkiyetinde kalmak koşuluyla- Türkiye’ye göndermeyi kabul etmişti. Ancak bu anlaşma, İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesine (yani santrifüjlerine) herhangi bir kısıtlama getirmiyordu. Batı anlaşmayı bu yüzden reddetmişti. 2015’te İran’ın tavizleri İran’ın 2015’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş daimî üyesi ve Avrupa Birliği (P5+1) ile vardığı anlaşmaysa sadece nükleer malzemenin miktarını değil, İran’ın gelecekte nükleer silah üretme kapasitesine ulaşmasını engelleyecek fiziksel ve teknik altyapıyı hedef almıştı. İran, o gün, ilk sekiz yıl için araştırma ve geliştirme faaliyetlerine sınırlamaları, 10 yıl içinde bazı santrifüjlerin aşamalı devre dışı bırakılmasını (Örneğin Fordo santralinin teknoloji merkezine dönüştürülmesini), zenginleştirilmiş uranyumun Uluslararası Atom Enerjisi (UAEA) gözetiminde depolanmasını kabul etmişti. Zenginleştirilmiş uranyum içinse iki temel seçenek belirlenmişti: Yurt dışına ihraç ve seyreltme. 2010’da Türkiye’de ‘İran’ın mülkiyeti olarak emanet kasaya’ konulacak zenginleştirilmiş uranyum, 2015 anlaşmasında uluslararası piyasa fiyatları üzerinden satılacaktı yani mülkiyetinden çıkacaktı. Alıcı ülkeyse Tahran’a hammadde sağlayacaktı. İran o dönem seyreltme formülüne de ‘tamam’ demişti. Yeniden zenginleştirmek isterse, malzemenin santrifüjden geçirilmesi gerekiyordu, bu da uluslararası topluma zaman kazandırıyordu. İran, Trump’ın bugün ‘‘henüz sihirli sözcüğü duyamadık’’ diye ifade ettiği ‘nükleer silah üretmemeyi’ de o gün taahhüt etmişti. Yaptırımlar meselesi 2015 anlaşması, İran’ın attığı adımlarla eş zamanlı BM ve AB yaptırımlarının sonlanması öngörüyordu. Sadece mali değil, İranlı yetkililer üzerindeki yaptırımlar da kalkıyordu. Batı da Tahran’ın uluslararası bankacılık sistemine geri dönüşünü, hibe ve kredileri, sigorta desteklerini, petrol ve gaz sektörüne yatırımı taahhüt ediyordu. 2026 masası Bugün bulunacak formül her neyse, ABD’nin ‘sıfır zenginleştirme’ ile 2015 anlaşması arasında bir yerde olacak. Müzakereler de mevcut zenginleştirilmiş uranyumun nasıl depolanacağı, tesislerin hangi koşullarda, nasıl çalışacağı ya da kapatılacağı düzleminde gidip geliyor. Perşembe günü Cenevre’de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Direktörü Rafael Grossi’nin bulunmasının da teknik heyetlerin pazartesi günü UAEA merkezinin bulunduğu Avusturya’da buluşmasının anlamı da bu. Özetle ABD 2015 anlaşmasının ötesine geçmenin, İran da ‘sıfırlanmamanın’ mücadelesini veriyor; Trump’ı ikna için de batılı şirketlere petrol ve gaz altyapısına yatırım kapısını aralıyor. Bu arada bu müzakerelerin bir de balistik füzeler ve vekil güçler meselesi olacaksa İran nükleerden sonra kendisini güvence altına alacak bir ‘saldırmazlık anlaşmasının’ pazarlığını da mutlaka yapacaktır. Elbette tüm bu hesaplar bir yerde Trump’ın sabrının taşıp İran’ı vurmaması durumu için geçerli…