‘Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir’

Truva’dan Roma’ya uzanan destanlar, yalnızca bir savaşın değil; coğrafyanın ve gücün yazdığı uzun bir tarihin hikâyesidir... Homeros’un tanrıları, Olympos denen bir dağda otururlar. Ancak “Yüksek dağ” anlamına gelen bu adın hangi dağa karşılık geldiği tam olarak belli değildir. Örneğin Bursa yakınındaki dağ da “Olympos / Uludağ” adıyla anılır. Ancak nedense, muhtemelen Homeros’un hiç gitmediği Yunan ana karasındaki Tesalya yakınlarındaki yüksek bir dağ olan Olympos olarak kabul edilmiştir. Hikâyenin başlangıcında yer alan bu tercihin nedeni, Homeros’un bilinçli bir seçimi midir; yoksa daha sonraki dönemlerde yapılmış bir yakıştırma mıdır? Truva’nın değil, Akhilleus’un hikâyesi İlyada her ne kadar bir Truva destanı olarak kabul görse de aslında Truva’nın destanı değil, Akhilleus’un destanı sayılmalıdır. Akhilleus’un, Akha ordularının başkomutanı Agamemnon’a duyduğu öfke nedeniyle savaşı bırakıp çadırına çekilmesiyle başlayan destan; arkadaşı Patroklos’un ölümü üzerine yeniden savaşa dönmesiyle devam eder. Truvalı kahraman Hektor ile dövüşmesi, onu öldürmesi, ölüsünü Truva surlarının çevresinde arabasına bağlayarak sürüklemesi ve sonunda insafa gelerek Hektor’un cesedini babası Kral Priamos’a vermesiyle son bulur. İlyada’nın 24 bölümden ve yaklaşık 15 bin 693 dizeden oluştuğu kabul edilir. Destan, Truva Savaşı’nın dokuzuncu yılında geçen 51 günlük bir süre içinde yaşanan olayları anlatmaktadır. Denizden uzaklaşan Truva Truva, geçmişi günümüzden beş bin yıl öncesine uzanan bir yerleşmedir. Yapılan kazılarda kuruluşundan bu yana yaklaşık on üç yerleşim katının bulunduğu anlaşılmıştır. Çanakkale Boğazı’nın güneyinde, Boğaz’ı kontrol eden bir noktada kurulan şehir, ilk dönemlerinde bir liman şehriyken zamanla Karamenderes Nehri’nin getirdiği alüvyonlar nedeniyle denizden uzaklaşmış ve önemini yitirmiştir. Yangın ve deprem gibi doğal felaketler ile savaşlar sonrasında büyük oranda zarar gören, zaman zaman terk edilen şehir her defasında yeniden yapılmış ve iskân edilmiştir. Ancak giderek deniz kıyısından uzaklaşan şehir, deniz ticaretinden mahrum kalarak ekonomik olarak fakirleşmiş ve sonunda terk edilmiştir. Dört yüz yıllık hafıza Homeros’un anlattığı Truva Savaşı’nın genel olarak MÖ 1300 ila MÖ 1190 arasındaki bir zaman aralığında meydana geldiği kabul edilmektedir. Homeros’un dile getirdiği destanın ise MÖ 850’li yıllarda oluşturulduğu kabul görmektedir. Bu bilgiler, İlyada Destanı’nın Truva Savaşı’nın yapıldığı dönemden yaklaşık dört-beş yüz yıl sonra Homeros tarafından anlatılmaya başlandığını göstermektedir. Bu zaman aralığı boyunca sözlü olarak aktarılan destanın, geçen zaman içinde ekler ve değişiklikler geçirdiği; anlatıcının hayal gücüne bağlı ilavelerle zenginleştirildiği şüphesizdir. Savaşın ardından büyük göç Truva Savaşı ve savaş sonrasında Akhaların Batı Anadolu’da hâkimiyet kurmaları, bölgeden büyük göçlerin yaşanmasına yol açar. Bu göçlerin hangi yönlere doğru gerçekleştiği konusunda net bir bilgi bulunmamaktadır. Gelecekte yapılacak kazılar ve kazı sonuçlarının değerlendirilmesi, bu konuda bize yeni ufuklar açabilir. Truva’dan Roma’ya Romalı ozan Publius Vergilius Maro’nun (MÖ 70-19), MÖ 29-19 yılları arasında yazdığı “Aeneas” adlı destan, “Bir yiğidin savaşlarıdır anlattığım, Truva’dan ilkin İtalya’ya, Lavinium kıyılarına… Bunlardır Latin soyunun, Roma’nın, Alplilerin ataları…” sözleriyle başlar. Destanın Batı’ya yolculuğu Acımasız Akhilleus’un hıncından kurtulanlar, uzun bir süre engin sularda başıboş dolaştıktan sonra İtalya’ya yerleşir ve burada yeni bir uygarlık geliştirirler. Homeros’tan yaklaşık yedi yüz elli yıl sonra bu kez Publius Vergilius Maro, Truva Destanı’nı sürdürür. İnsanlığın Anadolu’da başlayan serüveni bu kez İtalya’da yeşermeye başlar. Truva Savaşı aynı zamanda gerek ekonomik gerekse kültürel açıdan zengin Anadolu’ya yönelik, daha sonraki yüzyıllar boyunca sürecek bir akının başlangıcıdır. Devletin hizmetinde bir destan MÖ VII. yüzyıl içinde Homeros destanları İyonya’dan Yunanistan’a getirilir. Destanı ilkin Sparta Kralı Lykurgos’un getirdiği söylenir. Başka kaynaklar ise destanı Atina’ya Solon ya da tiran Peisistratos’un getirdiğini ileri sürer. Bir süre sonra Atina’nın en büyük bayramı Panathenaia Yortusu’nda yalnızca Homeros destanlarının okunacağı karar altına alınır. Bu karar, Homeros’un Atina devlet dinine ve devlet eğitimine dahil edilmesi anlamına gelmektedir. Bu gelenek Atina devletinin sonuna kadar devam eder. Çünkü devlet için bir geçmiş yaratmak gerekmektedir. Geçmişi olmayan bir devletin yaşamını sürdürmesi mümkün değildir. Çok daha sonraları Batı’da pek çok devletin kendi geçmişlerini bu destanlara bağlama gayreti de kültürel bir geçmiş yaratma arzusudur.Atina ile Megara kenti arasındaki savaş sonrasında Megaralı tarihçiler, Solon ve Peisistratos’un İlyada’nın bazı dizelerini kendilerine göre değiştirdiğini ileri sürer. Yapılan bu sansür sonucunda Akhaların tarafı tutulmuş; Anadolulu bir ozan olarak Homeros’un Truvalılardan yana olduğu, Akhaları vahşi ve kan dökücü gösteren dizelerin çıkarıldığı düşünülmüştür. Bu sansüre rağmen Homeros’un Akhaları yiğit ama kaba, Truvalıları ise daha yumuşak ve daha insancıl saydığı, günümüze ulaşan metinden de anlaşılmaktadır. Çevirmenin notu İlyada’nın dilimize kazandırılmasını sağlayan Azra Erhat ile A. Kadir, kitaba yazdıkları önsözde şu ifadeyi kullanırlar: “Aslının İon-Aiol lehçesi elden geldiğince ve ölçü kurallarını bozmamak koşuluyla Attika diline uydurulmuştur. Hepsi bu kadar.” (s. xvii) Ana tanrıçadan savaşçı krallara Truva Savaşı’nın olduğu dönemde, MÖ 2400-1400 yılları arasında varlığını sürdüren ve Mısır, Mezopotamya ile Anadolu arasındaki alışverişi ve kültürel gelişmeyi sağlayan Girit Minos uygarlığı sona ermiştir. Minos uygarlığının, Anadolu’dan gelen ana tanrıça tapımını ve kadının egemen olduğu anaerkil düzeni uzun süre yaşattığı düşünülmektedir. Girit uygarlığı, MÖ XVII. yüzyılın ikinci çeyreğinde patladığı kabul edilen Santorini (Thera) Adası’ndaki volkan nedeniyle güçsüz düşer. Kısa süre sonra Yunanistan ana karasından gelen Akhalar Girit’i işgal eder ve Miken uygarlığını oluşturmaya başlar. Miken uygarlığı erkek egemen bir kültürü işaret etmektedir. Girit’in tüm etki alanında varlığını sürdüren Anadolu kökenli ana tanrıça inanışı büyük oranda ortadan kalkmaya başlar. Ancak destanda anlatıldığı gibi Truva’da kadın çok önemli olup üstün bir yere sahiptir. Hektor’a ağıt “Kayınlarım arasında Hektor, severim seni çok seni, Tanrı yüzlü Aleksandros’tur kocam benim, Aldı beni Troya’ya o getirdi, Gelmeseydim, orada öleydim keşke. Tam yirmi yıl oldu ordan geleli, Yirmi yıl oldu ayrılalı baba toprağından, Duymadım senden bir kötü söz, hiç azarlamadın beni. Saraydan biri çıkışacak olsa bana, Kaynım, güzel rubalı görümcelerim, eltilerim, kaynanam -kayınbabama söz yok, yumuşaktı bir baba gibi- Tatlı sözlerle o saat susturdun onu.” (s. 546) Yıkım ve yeni bir düzen Doğduğu ve büyüdüğü topraklardan kaçırılarak getirilen bir kadın olan Aleksandros’un karısı Helen, bu sözlerle Hektor’un ölümüne ağlar. Kaçırılışının üzerinden yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen, anlaşılan Akhalar ile Truvalılar arasındaki anlaşmazlık hâlâ çözülmüş değildir. Zengin ve kültürel açıdan gelişmiş Truva, Akhaları yağma düşüncesinden vazgeçirememiştir. Truva Savaşı’nı aynı zamanda barbar toplumların gelişmiş toplumlara karşı duydukları nefretin açığa çıkışı olarak yorumlamak gerekir. Bu savaş, Batı’nın Doğu’ya karşı bitmez tükenmez yağma isteğinin ilk örneğidir. Savaş sonrasında Akhalar ve onlarla birlikte hareket eden topluluklar ülkelerine geri döner. Artık Truva ve onun temsil ettiği kültür ile ticaret ağı yok olmuştur. Bölgeyi yeniden organize edip eski kültürü ve ticareti canlandıracak bilgi ve beceriden yoksundurlar. Bu yıkımdan yalnızca Truva değil; Aiol, İyonya ve hatta Karya şehirleri de etkilenir. Uzun bir zaman sonra Helenler, ticaret yoluyla zenginleşip MÖ VI. ve V. yüzyıllarda büyük bir kültürel atılım başlatacaktır. MÖ 546 yılında başlayıp Büyük İskender’in MÖ 334 yılında Çanakkale Boğazı’nı geçmesine kadar süren iki yüz yılı aşkın Pers hâkimiyeti ve sonrasında MÖ 334 yılında başlayan Makedon hâkimiyeti, özellikle Batı Anadolu topraklarında büyük ölçüde kültürel bir değişime yol açar. Daha önceleri büyük oranda Fenikelilerin hâkim olduğu deniz ticareti, bundan böyle Helenlerin hâkimiyetine geçmiş; Doğu Akdeniz limanlarında ve kıyı şehirlerinde Helencenin yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır. Ege’nin Helen öncesi dünyası Erken dönemlerde Anadolu’nun Ege kıyılarında yaşayanlara çok çeşitli isimler verilmektedir. “Leleg” ya da “Pelasg” denilen bu Helen öncesi kavimler hakkında çok az şey bilinmektedir. Ancak bu kavimlerin konuştukları dillerin Hint-Avrupa ya da Sami dillerinden olmadığı anlaşılmaktadır. Girit’te erken örneklerine rastladığımız “Linear A” yazısı veya “Etrüsk” dili gibi, günümüzde henüz çözülemeyen ya da çözülmesi için yeterince çaba harcanmayan diller üzerinde bizim de araştırmalar yapmamız gerekmektedir. Tarih ve hakikat Eski barbarların, geçmişlerini örtmek için yaşadıkları dönemde var olan uygar ve kültürel açıdan gelişmiş topluluklara bağlanma ihtiyacı duydukları anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün üzerine basarak söylediği “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” sözünün önemini bir kez daha hatırlamamız gerekiyor. Bu toprakların gerçek tarihine ulaşmak ancak bizim çaba ve çalışmamızla mümkün olacaktır. Başkalarının tarih oluşturma çabaları bugünkü tarih anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunu değiştirmek ve doğruya erişmek, bu topraklarda yaşayan herkesin namus borcudur. Homeros, (Çev. Azra Erhat-A. Kadir), İlyada, İstanbul, 2014. Haritada sembol olan üç şehir İmparator Augustus döneminde (MÖ 27-MS 14) Agrippa adlı bir kişi tarafından hazırlanan dünya haritasının, IV. veya V. yüzyıla ait bir kopyası esas alınarak oluşturulan ve 1200’lü yıllara tarihlenen bir başka nüshası günümüze ulaşmıştır. Günümüzde aslı Viyana’daki Avusturya Ulusal Kütüphanesi’nde bulunan “Tabula Peutingeriana” adlı bu Roma yol haritasında üç şehir, birer insan figürüyle öne çıkarılır: Roma, Konstantinopolis ve Antakya. Bir dönem “Konstantinopolis” adıyla bilinen günümüz İstanbul’unda, tahtta oturan İmparator I. Constantinus’un sol elinde uzunca bir mızrak ve kalkan bulunmaktadır. Bu görünümü yorumlayan uzmanlar, Constantinus’un duruşu ve el hareketiyle İstanbul’u Batı’dan gelebilecek tehlikelere karşı uyardığını ileri sürer. Bu haritanın çizildiği tarihten günümüze gerek İstanbul’un gerekse Anadolu’nun yaşadığı istila ve işgallerin tamamı Batı’dan gelmiştir…