Yapay zekâ şirketlerinin değerler üzerinden devletle dansı

ABD Savunma Bakanlığı’nın 2025 yazında önde gelen yapay zekâ şirketlerine açtığı 200’er milyon dolarlık sözleşmeler, teknoloji dünyasında alışıldık bir kamu-özel sektör iş birliği olarak görülebilirdi. Ancak süreç kısa sürede daha derin bir gerilimi açığa çıkardı: Yapay zekâ şirketleri küresel etik iddiaları ile ulusal güvenlik talepleri arasında nasıl bir denge kuracak? Anthropic CEO’su Dario Amodei’nin askeri kullanım konusunda koyduğu sınırlar ve bu sınırlar etrafında yaşandığı iddia edilen baskılar, tartışmayı teknik boyuttan çıkarıp normatif bir alana taşıdı. (Şirketin yaptığı açıklamayı görmek için tıklayınız.) Aynı dönemde Google’ın silah geliştirmede yapay zekâ kullanmayacağına dair önceki taahhütlerini sessizce geri çekmesi, OpenAI’ın kurumsal metinlerinde güvenlik vurgusunu azaltması ve xAI’ın daha esnek bir askeri kullanım çerçevesine açık olması, tabloyu daha da netleştirdi: Devlet ile şirket arasındaki ilişki artık değer pazarlığı gibi görünüyor. Bu tablo, 21. yüzyılın güç mimarisine dair daha büyük bir soruya işaret ediyor: Küresel ölçekte faaliyet gösteren yapay zekâ şirketleri, ulusal güvenlik devletine ne kadar direnebilir? Küresel Şirket, Ulusal Baskı ABD’de savunma projeleriyle çalışmak, teknoloji şirketleri için hem prestij hem de gelir kaynağı. Ancak bu ilişki asimetrik. Devlet, düzenleme, ihale, yaptırım ve “tedarik zinciri riski” gibi araçlarla ciddi kaldıraçlara sahip. Eğer bir şirket, savunma sistemleri için kritik görülürken aynı zamanda “güvenilmez” kategorisine alınırsa, bu tek bir sözleşmenin kaybı anlamına gelmez. Savunma ekosistemiyle bağlantılı büyük müteahhitler — örneğin Boeing veya Lockheed Martin — riskten kaçınmak adına mesafe koyabilir. Bu durum, özel sektörün geri kalanına da güçlü bir mesaj verir: Ulusal güvenlik alanında devletle uyum zorunlu bir parametredir. Ancak bu baskı tek yönlü değil. ABD savunma aygıtı da inovasyon açısından özel sektöre bağımlı. Büyük dil modellerinin geliştirilmesi, hızla güncellenmesi ve ölçeklenmesi devlet laboratuvarlarının tek başına yapabileceği bir iş değil. Dolayısıyla ortada karşılıklı bağımlılık var. Bu nedenle mesele “direniş mi, teslimiyet mi?” ikiliğine indirgenemeyecek kadar karmaşık. Çin’de Direniş Zemini Var mı? Bu tartışma, Çin örneğiyle karşılaştırıldığında daha netleşiyor. Baidu, Tencent ve Alibaba gibi aktörler de büyük dil modelleri geliştiriyor. Ancak Çin’de yasal çerçeve, yapay zekâ içeriklerinin “temel sosyalist değerleri” yansıtmasını ve siyasi istikrarı zedeleyecek içeriklerden kaçınmasını zorunlu kılıyor. Bu yapı içinde şirketlerin devlete karşı “etik özerklik” iddiası geliştirmesi yapısal olarak mümkün değil. Devlet ile şirket arasındaki sınır daha geçirgen. Askeri kullanım, kamuoyunda normatif bir kriz üretmiyor; aksine stratejik kapasitenin göstergesi olarak sunulabiliyor. Batı’da ise şirketler, kendi hükümetlerinden çok küresel itibar piyasasına hesap veriyor. Avrupa’daki düzenleyici çerçeveler, veri koruma refleksi ve sivil toplum baskısı, şirketlerin askeri projelerde sınırsız angajmanını maliyetli hâle getirebilir. Bu nedenle bazı şirketlerin koyduğu sınırlar, etik olduğu kadar stratejik bir konumlama da içeriyor. Boykot İhtimali Gerçekçi mi? Burada kritik soru şu: Bir yapay zekâ modelinin askeri operasyonlarda kullanılması, küresel pazarda gerçekten boykot yaratır mı? Tarihsel örnekler temkinli olmayı gerektiriyor. ABD savunma projelerinde yer alan teknoloji şirketleri, küresel pazarda varlıklarını sürdürebildi. Ancak yapay zekâ, klasik bir donanım ya da altyapı ürünü değil. Büyük dil modelleri doğrudan bilgi üretim süreçlerini, yani epistemik alanı etkiliyor. Bir modelin hangi çerçevede eğitildiği, hangi içerikleri filtrelediği ve hangi normları içselleştirdiği, kullanıcı güvenini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle mesele salt “askeri kullanım” değil; modelin değer mimarisinin nasıl şekillendiği. Eğer bir şirket, demokratik denetimden uzak askeri operasyonlarla özdeşleşirse, özellikle Avrupa pazarında düzenleyici baskı ve kurumsal mesafe artabilir. Küresel Güney’de ise tablo ülkeye göre değişir; bazı hükümetler için bu bir risk değil, güvenlik teminatı olarak görülebilir. Teknolojinin Kadim İkilemi Bu gerilim yeni değil. Nükleer çağın başlangıcında J. Robert Oppenheimer, atom bombasının ardından “Fizikçiler günahı öğrendi” demişti. Bilimsel ilerlemenin ahlaki sonuçları, teknik başarıdan daha ağır bir miras bırakmıştı. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı da burada yankı buluyor. Büyük dönüşümler çoğu zaman radikal niyetlerden değil, görevini yapan profesyonellerin birikimli katkısından doğar. Bir mühendis kodu yazar, bir yönetici sözleşmeyi imzalar, bir bürokrat onay verir. Hiçbiri tek başına tarih yazmaz; ama sonuç sistemik olur. Yapay zekâ da benzer bir patikada ilerliyor. Başlangıç noktası genellikle insanlık yararına inovasyon. Ancak stratejik rekabet yoğunlaştığında, teknoloji hızla güvenlik dosyasına taşınıyor. ABD-Çin rekabetinin sertleştiği bir dönemde, büyük dil modellerinin askeri entegrasyonu kaçınılmaz görünüyor. Teslimiyet mi, Uzlaşma mı? “Şirketler eninde sonunda teslim olur” tezi cazip ama eksik. Daha olası senaryo, kademeli bir uzlaşma. Şirketler açık etik taahhütlerini esnetmeden, kullanım alanlarını daraltarak ya da sözleşme metinlerine koruyucu maddeler ekleyerek orta yol arayabilir. OpenAI'ın 2023'teki “askeri kullanım yasaktır” maddesini kademeli olarak yumuşatırken “insan gözetimi zorunludur” şartını koruması, bu uzlaşma mantığının fiilen nasıl işleyebileceğini gösteriyor. Devletler de tamamen kontrolcü bir yaklaşımın inovasyonu yavaşlatacağını biliyor. Aşırı baskı, alternatif ekosistemlerin güçlenmesine yol açabilir. Eğer ABD merkezli modeller açık biçimde jeopolitik araçlara dönüşürse, Avrupa kendi düzenleyici ve teknolojik kapasitesini hızlandırabilir; Çin zaten ayrı bir blok oluşturmuş durumda. Bu bağlamda asıl mesele, yapay zekânın küresel birleştirici mi yoksa bloklaştırıcı mı olacağı. Şirketlerin bugün verdiği kararlar, jeopolitik sonuçlar doğuruyor. Sonuç: Gücün Sınırı Nerede? Yapay zekâ şirketleri ile devletler arasındaki ilişki, modern çağın en kritik güç müzakerelerinden biri. Şirketler küresel güven ve itibar üzerinden varlıklarını sürdürmek istiyor. Devletler ise teknolojiyi ulusal çıkarın bir unsuru olarak görüyor. Bu dansın ritmini belirleyen şey paraya ilave olarak; güvenlik, meşruiyet ve değerler. Eğer denge kurulamazsa, yapay zekâ iki ayrı normatif blokta şekillenebilir. Bu durumda mesele, hangi modelin daha güçlü olduğu değil; hangi modelin daha fazla güven ürettiği olacak. Ateşi icat eden ellerin sorumluluğu tarih boyunca tartışıldı. Yapay zekâ çağında da soru değişmiyor: Güç üretmek kolay, onu sınırlamak zor. Devlet ile şirket arasındaki bu gerilim, 21. yüzyılın ahlaki ve jeopolitik sınavı. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. YAPAY ZEKA şirket devlet Dr. Osman Gazi Kandemir, Independent Türkçe için yazdı Dr. Osman Gazi Kandemir Cuma, Şubat 27, 2026 - 13:15 Main image:

Görsel: AA

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Yapay zekâ şirketlerinin değerler üzerinden devletle dansı copyright Independentturkish: