Ömrümüz “solculardan” küfür yemekle geçti. Bir türlü neydi, ne zamandı çıkaramadım, 2000’lerin ortaları olmalı, TKP bir bildirisinde, “savunma sanayii devletleştirilmeli” demiş, solda yine bir velveleyi tetiklemişti. Liberal kanat o zamanlar zaten özelleştirmeciydi, diğer kanatsa bir işçi sınıfı iktidarını, ülkeyi idaresini eline almayı pek kendisine yakıştırmıyor, “gelecek güzel günler”i tahayyül edemiyor, yalnızca mağduriyeti ve direnişi kendisine pek yakıştırıyor, gelgelelim ancak “kendisini öldürmek isteyenlerin ülkesini” tahayyül edebiliyordu. Devlet düşmanlığının sınıfsal bakamayan iki veçhesiydi bu iki pozisyon, biri sermayenin önünü kestiği için düşman kesiliyor, diğeriyse baştan kurulduğunda halkın en büyük silahı olacak kurumu “ezeli ve ebedi bir TeCe” olarak algılayıp mutlak düşman sayıyordu. Erken bir uyarıydı TKP’ninki… Türkiye kapitalizminin gelişimi ve doğrultusu yeterince algılanamıyor, yolun SADAT’lara Baykar’lara çıkacağı kestirilemiyor, Türkiye sermayesinin Afrika’da bir ülkenin petrolünü sömürmek üzere denizlerine savaş ve sondaj gemileri gönderecek noktaya geleceği öngörülemiyordu. Vaziyetin ve ehemmiyetinin ne kadar kavrandığı hâlâ meçhul. Bu meçhuliyette, Türkiye Cumhuriyeti’nin işgale uğramamış nadir ülkelerden biri olmasının, dolayısıyla ülkemiz solcularının—tarihin Paris Komünü’nden Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na sayısız defa gösterdiği üzere esas yükü ve sorumluluğu hep emekçi halka düşen—bir vatan savunması deneyimi ve hazırlığı olmamasının payı olduğuysa kesin. Her durumda, olgular kendisini dayattı. “Yurtta sulh cihanda sulh” kalıbına sığamayan sermayenin hülyası olarak ortaya çıkan Yeni Osmanlıcı modelin olmazsa olmaz unsurlarından biri, özel sektörün elindeki bir silah sanayisiydi. Devlet eliyle yaratıldı, donatıldı, büyütüldü ve sermayenin ellerine bırakıldı. Mesele teşviklerden, vergi indirimlerinden, ballı ihalelerden ibaret de değil. Teknoloji, bilgi birikimi gerektirir, yalnızca silah sanayiinde değil, özelleştirilen tüm stratejik sektörlerde Cumhuriyet’in yetiştirdiği kadrolar da bu sektörlere devredildi. Dünyası büyüdüğü köy, birkaç komşu köy ve arada alışverişe gidilen kasabadan ibaret köylü çocuklarını daha 10’lu yaşlarında alıp, çekirdekten demiryolcular yetiştiren, böylece yalnızca nitelikli bireyler değil, aralarında bir kültür, kader ve kavrayış ortaklığı olan kadrolar yaratan Cumhuriyet, TCDD’yi parça parça satmakla kalmadı, halkına hizmet etmek isteyen halk çocuklarını, patronlarına hizmet etmek zorunda bıraktı. Roketsan’da, Aselsan’da, eğitim ve sağlıkta, hemen tüm devlet kurumlarında benzer bir süreç yürüyor. TCDD örneğinde, bu yağmadan en büyük payı kapan Pasifik Holding’in sahibinin Tayyip Erdoğan’ın memleketlisi olması, eşini AKP’den milletvekili yapması manidardır, ancak meselenin özü değildir. Baykar’ın başındaki zatın damat olması da öyle… Üstelik, mevzubahis izdivacın, Bayraktar ailesinin “hele bizim oğlanı Saray’a damat verelim de işleri büyütelim” isteğinden mi, yoksa Erdoğan ailesinin “Milli Görüşçü gelenekten gelen ve gelecek vadeden bir alanda giderek güçlenen bu aileyle kan bağı üzerinden ittifak bizi güçlendiririz” hesabından mı kaynaklandığı, sanki ilki doğruymuş gibi varsayılsa da, şüphelidir. Hem belki de zevc ve zevce tutulmuştur birbirine, kim bilir… Anlamı vardır bu detayların, ama nihayet detaydır. Mesele ulusal güvenlikse, güvenliğin sermayenin eline bırakılıyor olması esastır. 'Zombi ordusu' Bu yazıyı, aslında başka bir yazı, daha doğrusu yazı dizisi tetikledi [ABD ve İsrail'in İran'a saldırı başlatması, yazının bitimine denk geldi]. Filistin’deki işgalin ekonomi politiği üzerine çalışmalarıyla tanınan İsrailli araştırmacı Shir Hever, Jadalliya’da “İsrail’in zombi ekonomisi” başlıklı bir yazı dizisi yayımlıyor. Savaş, ister saldırı ister savunma için olsun, merkezileşme gerektirir. Emir-komutadan ibaret değildir bu eğilim, planlama, kaynakların dağıtımı, ihtiyaçların doğru tespiti, önceliklerin belirlenmesi ve taktik hamlelerin bir bütünlüklü stratejiyle ilişkilendirilmesi de zorunluluktur. Siyonist hareketin erken tarihi de böyle oldu. Filistinlileri topraklarından kovup koloniler kurmaya yönelen bu saldırgan yerleşimci hareketi, uzun süre bir ideolojik hedef etrafında kenetlenmiş, kolektivist bir anlayış ve ekonomiye sahip bir savaş topluluğu olarak ilerledi. Filistinlilere yönelik yerinden etme ve soykırım hedefleri birleştirici bir ülkü olarak hep var oldu, ama—Hever’in tespitine göre en erken 1973 Savaşı’na kadar—buna aynı zamanda kolektivist, merkezileşmiş bir askeri-devlet yapılanması da eşlik etti. 1980’lerle birlikte tüm kapitalist dünya gibi neoliberalizme yönelen İsrail, 1985’ten itibaren silah sanayiinde özel sektörü teşvik etmeye başladı. Bizzat devlet bütçesinden savunma için ayrılan para, devlet kurumları yerine şirketlere aktarılıyordu. 1993’teki Oslo Anlaşması’ndan bir yıl sonra Savunma Bakanlığı’nın strateji raporu, “tek yol özelleştirme” sonucuna vardı. O dönem Genelkurmay Başkanı olan Ehud Barak, “ateş etmeyen her şeyi elden çıkaracağız” diyecekti. Zamanla, “ateş eden” şeyler de özel sektöre devredildi. Siyonist hareketin ta 1933’te Filistin’i işgali planladığı sıralarda silah ve cephane üretmek için kurduğu İsrail Askeri Sanayii (IMI) kurumunun 2018’de Elbit Systems’a satılmasıyla, özelleştirme sürecinde sembolik ve tarihsel bir eşik aşıldı. Meselenin çok boyutu var. Hükümetler, çeşitli yasalar, düzenlemeler ve hatta sözlü müdahalelerle şirketleri yönlendirebilir, ancak şirket eninde sonunda şirkettir. Kâr amaçlıdır, stratejisi kendisini gözetir. Baykar’ın soykırım sürerken İsrail’in tedarikçisi Leonardo’yla işbirliğine girmesi AKP hükümetinin içeride Filistin hamasetini kullanırken dışarıda Amerikancı çizgide üst sıralara tırmanma gayreti taşıyan siyasi eğilimiyle zaten paralellik taşıyor olabilir, ama nihayetinde bir şirket tasarrufudur ve bu tasarruflar hükümet eğilimiyle örtüşme kadar gerilim de taşıyabilir. Bu ilişki, tek taraflı değildir. Hükümetin yönelimi şirketlere bir doğrultu işaret eder, ama tersi de geçerlidir. Üstelik, kapitalizmde, hükümet özünde sermaye sınıfı adına işlerin yürütücüsü olduğu için, belirleyici olan genelde ikincisidir. ABD’nin hem iç hem dış politikasında “askeri-sınai kompleks” denilen özel şirketlerin mutlak rolü hakkında batıdaki sosyal bilimler araştırmacıları durduk yere devasa bir külliyat ortaya koymadı. Ekonomi, sınıfsal ilişkiler, nihai olarak belirleyicidir. Ama bu belirlenme, yalnızca “Leonardo’yla ortaklık” gibi konulardan ibaret değildir. Türkiye’de Baykar ve diğer özel silah şirketlerine bakan muhalefet, düzeni değil Saray’ı hedef aldığı için, işin bu boyutuna takılıp bir türlü ötesinde geçememektedir. Tekrar Shir Hever’in yazı dizisine dönelim. Hever, 2023’te başlayan son Gazze Savaşı’nın dayattığı muazzam asker ihtiyacının, İsrail politik ekonomisi üzerindeki etkisinde önemli bir noktaya işaret ediyor: İsrail, bir “zombi ordusu” yaratıyor. Siyonist devlet, kuruluşundan bu yana askeri bir toplum yarattı. Sivil İsrailliler hep yedek güç oldu, sürekli tekrarlayan savaşlarda yeniden ve yeniden orduya katılıp ardından sivil hayata geri döndü. 2023 sonrasında yedek asker ihtiyacı çok arttı, fakat kadrolar bir türlü tam olarak doldurulamıyordu. Tarihsel olarak İsrail’deki sistemde yedek askerler aktif göreve geçtiklerinde, sivilde aldıkları maaşın aynısını alıyor ve geri döndüklerinde işlerine devam etmeleri konusunda güvence sağlanıyordu. Maddi bir teşvik yoktu, Siyonizm birleştirici bir ülkü olarak motivasyon kaynağı sunuyor, askerileştirilmiş İsrail toplumunu harekete geçirmeye yetiyordu. Bu kez olmadı. Gazze’deki soykırım sırasında sürekli daha fazla askere ihtiyaç duyan hükümet, yedek askerlere verilen ücreti 29 bin şekele, yani 400 bin liraya yükseltti. Bu miktar, asgari ücretin dört katından fazla. Niye İsrailliler’in orduya katılma eğilimi düştü? Filistinlilere yönelik soykırım ve İsrail’in yürüttüğü işgalin haksızlığı ve vahşiliği mi kırdı İsrail vatandaşlarının savaşma isteğini? Anketlere bakılırsa, bu pek doğru değil. İsrail’de siyonist barbarlığa hâlâ toplumun büyük kısmı destek veriyor. Fakat neoliberal düzenin ekonomi politiği, insanların hayatla ilişkilenme biçimini de giderek belirledi. Varoluş amacı kendi kârını artırmak olan şirketler düzenini meşrulaştırmak, tek tek insanlara da yalnızca kendi bireysel çıkarları peşinde koşmanın tek geçerli kural olduğunu kanıksatmayı gerektiriyordu. Ekonomi, sınıfsal ilişkiler, insanların zihinlerini belirlediği gibi, askerin ve ordunun hareket tarzını da etkiledi. “Zombi ordusu” tespiti, bu dönüşümle ilgili. Halk ordusundan paralı askerlere Ancak, “sonuçta İsrail bir kriminal devlet, Türkiye’yle ilgisi yok” diye düşünülmemeli. Sean McFate’in 2016 yılında Aeon’da yayımlanan “Paralı Askerlerin Dönüşü” makalesi , kanımca son yılların en düşündürücü öykülerinden birini özetlemişti. Fransız Devrimi, bir halk ordusu yaratarak, asırlardır esasen paralı askerlere ve özgürlükleri ellerinden alınmış serflere dayanan güçleri büyük bir hızla perişan etti ve ulusal ordular dönemini açtı. Özellikle 1990’lardan itibaren, sınıfsal olarak nihayetinde sermayenin çıkarlarına hizmet etse de yapısı ve bileşimi itibariyle halk ordusu niteliğindeki silahlı kuvvetler giderek birer “profesyonel asker” kurumuna daralırken, paralı askerlerden müteşekkil özel şirketlerin ağırlığı büyük bir hızla arttı. Irak işgali sırasında en insanlık dışı işlerin altında Blackwater denilen şirketten para alan katillerin olması boşuna değildi. “Medusa’nın Salı” dizisinde , Türkiye’de ordunun dönüşümünde daha 1960’lı yıllardan itibaren OYAK’ın kurulması, böylece özel şirkette hisse sahibi olan askerlerin lojmanlara hapsolarak halkla bağının azalmaya başlamasının üzerinde durmamız da boşuna değildi. Bedelli askerliğin bir istisna değil kural haline gelmesi, maddi kaynak yaratmaktan ziyade, NATO’nun da benimsediği bir dönüşümün yoluna taş döşemekle ilgiliydi. Silahlı kuvvetlerin ve tüm silah sanayiinin devletin tekelinde olduğu bir ülkede, Anayasa’nın apaçık maddesini ezip geçerek SADAT benzeri kurumlar eliyle topraklarımızda cihatçı yetiştirip Suriye’de savaşa göndermek bu kadar kolay halledilemezdi. Geçen yıl İsrail-İran savaşının ardından kaleme aldığımız bir yazıda detaylıca işaret etmiştik , vatandaşın vatanla ve hayatla kurduğu bağdaki bu çürüme olmasa, Mossad emekli emniyet müdürünü bu kadar kolay ajanlaştıramaz, bizzat Türkiye devletinin teknik olanaklarını kendi operasyonları için kullanamazdı. AKP döneminde yaşanılan toplumsal çürümeye bu gözle de bakmak gerekir. Kapitalist bir ülkede silahlı kuvvetler bir “halk ordusu” niteliğinde olsa bile, ordunun gövdesini oluşturan emekçilerle ordunun hizmetinde olduğu zenginlerin çıkarları arasındaki çelişki hiçbir zaman çözülemez. Yeri gelir, tarihte örnekleri görüldüğü üzere, ordunun gövdesi, çelişkiyi kendi lehine çözümler, halkın safına geçer. Kapitalizm, bu riski gördüğü ve ortadan kaldırmayı arzuladığı için de dünya genelinde profesyonel ve paralı askerler modeline dönmeyi seçti. Ama bunun getirisi, savaşlarda esas belirleyenin giderek daha fazla teknoloji ve para olmasını beraberinde getirdi. Varlığı bir suç ortaklığı üzerinde yükselen İsrail devleti bile, herkesin kendi çıkarını düşündüğü bu çağda, el mahkum, ordusuna yedek katiller bulabilmek için astronomik paralar ödemeye yöneldi. Fransız Devrimi sonrası halk ordusunun, Avrupa’nın feodal kuvvetlerini ezip geçmesi boşuna değildi. Vietnam halkının on yıllarca Fransa ve ABD’nin mutlak teknolojik üstünlüğüne kafa tutup muzaffer çıkması da boşuna değildi. Küba'nın hâlâ direnmesi de sebepsiz değil. Ulusal güvenlik, esas yükü ve sorumluluğu hep emekçi halka düşen bir vatan savunmasıyla ilgiliyse, emekçi halkın çıkarları etrafında şekillendirilmelidir. Baykar’la İsrail arasındaki ilişki, Leonardo işbirliğinden ibaret değildir. Bir ülkenin güvenliğinin, özel sektöre, halkın değil birilerinin çıkarlarına alet edilmesiyle ilgilidir. Ulusal güvenliğin özü, halkın birliğidir. Halkın birliği, çıkarları kendisiyle çelişen azınlıkla ayrışmayı gerektirir. Dileyenler bu birliği bir Türk-Kürt-Arap İslam kardeşliğinde arayabilir. Bu toplumda bunun tutmayacağı, tutsa dahi gerçek bir birliği sağlamak yerine esas ayrımın üzerini örteceği bilinmelidir. Savunma sanayii devletleştirilmelidir. Ve ordunun gövdesini oluşturan emekçilerle ordunun hizmetinde olduğu zenginlerin çıkarları arasındaki çelişki ortadan kaldırılmalıdır.