“Tarihi ileriye taşıyan itici güç, efendinin kayıtsızlığı ve değişmeyen öz kimliği değil, kölenin sürekli olarak tanınma arzusuydu.” -Francis Fukuyama 1989 yılında Francis Fukuyama “The End of History” (Tarihin Sonu) isimli bir makale yazdı. Fukuyama artık ideoloji savaşlarının bittiğini, liberal demokrasinin faşizm ve komünizm gibi alternatiflere karşı galip geldiğini, insanlığın nihayet en uygun yönetim şekline kavuştuğunu iddia ediyordu. Fukuyama’nın ünlü Alman düşünür Friedrich Hegel’den etkilendiği aşikardır zira Hegel tarihi özgürlüğün bilincinin gelişim süreci olarak görür ve özgürlük hem bireysel hem de kurumsal olarak kazanıldığında bu gelişimin tamamlanacağını öne sürer. Özellikle Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra insanlığın zaman ilerledikçe entelektüel ve teknolojik olarak daha ileriye gideceği, siyasi ve toplumsal konularda daha özgürleşeceği varsayılıyordu; ‘tarih arabası’nın geri vitesi yoktu. Ancak son zamanlarda bu görüş ciddi şekilde sorgulanmaya başlandı. Zamanın geriye doğru da akabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biri Afganistan ve İran’da yaşananlardır. Gündeme baktığımızda Afganistan ve Pakistan arasında silahlı çatışmaların tekrar alevlendiğini görüyoruz. Sebebi yüz yılı aşkın süren sınır anlaşmazlıkları, 1893’de o zamanlar Britanya tarafından kontrol edilen Hindistan ile Afgan Emirliği arasında Durand hattı çizilmiş, Afganlar bunu hiç kabul etmemişler. 1947’de Hindistan bölünüp Pakistan devleti kurulduğunda Pakistan’ın BM üyeliğine karşı çıkan tek ülke Afganistan’dır. Sonraları Afganistan’da Taliban döneminde Pakistan örgütü desteklemiş, ancak zaman içinde Pakistan sınırları içinde de örgütlenen Taliban (Tehrik-i-Taliban Pakistan, TTP) Afganistan’daki Taliban yönetimiyle farklı hareket etmeye başlamıştır. Son olaylarda da Pakistan yetkilileri Afgan Talibanını TTP’ye alan açmakla suçluyor. Aslında bugün yaşanılanlar 2021’de ABD’nin panik halinde Afganistan’dan çekilmesinin sonuçlarıdır. Her ne kadar uluslararası hukuk açısından sıkıntılı olsa da ABD’nin İngiltere ve diğer müttefiklerinin desteğiyle Afganistan’ı işgal etmesi ve Taliban rejimini yıkması, ülkeyi özgürlük anlamında olumlu etkilemişti. Kadınlar tekrar sosyal hayata dönmüşler, bazı temel haklarına kavuşmuşlardı. Teokratik rejim yerine insan haklarının tanındığı anayasal bir demokrasiye doğru giden bir rejimin adımları atılıyordu. Ancak ne yazık ki bir türlü toplumsal destek ve aydınlanma yeterli düzeye gelemedi, ABD çekilince de yeni kurulmaya çalışılan Afgan devleti sanki altından merdiven çekilmiş gibi tepetaklak yere düştü. Taliban zulmü hortladı. Akrep yelkovan yön değiştirdi. İran’a ABD ve İsrail’in saldırısı başladı Günlerdir çıktı çıkacak denen savaşın ilk bombaları dün sabah atıldı. Trump İran halkına hükümeti ele geçirmeleri yönünde çağrıda bulundu; “nesiller boyu elinize geçen muhtemelen bu tek şansınız” ifadesini kullandı. Tabii olaylar anlık gelişiyor, yazıyı yazarken son gelen haberlere göre İran’dan da misilleme saldırıları geldi. Başta dediğim gibi İran örneği de Afganistan gibi tarihin geriye doğru akışını gösteriyor. Günümüze baktığımızda silahlı çatışmaların, savaşların neredeyse tamamı temel hak ve özgürlüklerden yoksun ülkelerde gerçekleşiyor. Orta Doğu’nun anti-demokratik, baskıcı rejimleri, ABD ve İsrail gibi emperyal hırsları olan devletlerin ellerine bahane olarak kullanabilecekleri koz veriyorlar. Afgan ve İran halkları da bir zulümle diğer zulüm arasına sıkışıp kalmış durumdalar. Trump Amerika’nın, Netanyahu İsrail’in başında durdukça tarihin sonu gelir mi bilmiyorum ama dünyanın sonunun gelmesi giderek daha kuvvetli bir ihtimale dönüşüyor. Liberal demokratik, kural-bazlı düzen için saat geriye işliyor. Y Raporu 1945’den sonraki kuşaklar Y kuşağına kadar göreceli olarak savaştan uzak yaşadılar. Orta Doğu’nun alevlendiği şu saatlerde aklıma 2003’de Bağdat’a düşen Amerikan füzelerini canlı yayında izlediğim anlar geldi. Savaşın dehşetini işte o zaman hissetmiştim. Umarım bu yazıyı okuduğunuzda daha kötü gelişmeler değil, barışa daha yakınlaştığımız haberler almış oluruz.