Bazı sorular bakış açılarını, bakış açıları da toplumsal iklimi değiştirir. O soruların en önemlisi şu: Önceliğimiz hangisi olmalı, “başarılı insan” olmak mı, “iyi insan” olmak mı? Siz cevabı verirken diğer soruya geçeyim: Başkalarından çekindiğimiz için mi ahlâklı olmaya çalışırız yoksa ahlâk, kendimize dair bir durum mudur? İlk soru “neo-liberal düzen”, ikincisi “felsefe” üzerinden derin tartışmalar açar. Stoacı felsefeye göre erdem, dört niteliğin dış etkilerden bağımsız olarak insanın kendisinde var olmasıdır: Adalet, bilgelik, ölçülülük ve cesaret. Bu nitelikler kendi davranış ve tepkilerimizi kontrol edebilmekle belirlenir. Ahlâkın başkaları üzerinden açıklanması, başkalarının üzerimizdeki egemenliğidir. Kendimizle ilgili olması ise kendi üzerimizdeki egemenliğimiz. Konu uzun. Bu soruları neden hatırlattığıma gelince… Osimhen yüzünden. Şampiyonlar Ligi’nde, Juventus’a elenmek üzereyken Galatasaray’ı üst tura taşıyan golü atan Osimhen yüzünden. Galatasaray’da her şey kötüydü, sorumlu teknik adam, futbolcular vs. Bir takım o gün kötü olabilir ve fakat futbolunda karakter de yoktu. Sanki dünya yıldızlarından oluşan bir takım değildi de mahalleden toplanmış çocuklar gibiydi. İlk maçtaki üstünlüğünü koruyamayarak elenmenin eşiğine gelen Galatasaray’ı, uçurumun kenarından çeken golü Osimhen attı. Sevinçten havalara zıplaması, taraftara koşması beklenirken öyle yapmadı. Yüzünde duygudan eser yoktu. Herkesin kafasındaki soru aynıydı: Osimhen golden sonra neden sevinmedi? Kendisine sordular, öğrendik. Verdiği cevap, okullarda örnek olay olmalıyken, spor yorumları arasında kaybolup gitti. Neo-liberal düzen, önce gençlere “rol model” olacak değerleri yok eder. “Mahallenin üniversiteye giden abisi”nin yerini, köşe dönmeci karakterler alır. Arsız, hırsız, yolsuz olanları görünür kılar, onlara “başarılı” etiketi yapıştırır. Kısa yoldan kazanmak için yasa dışı bahis oynayan futbolcular soruşturması gündemdeyken Osimhen, attığı gole neden sevinmediğini açıklıyor: “Gerek yoktu. Birincisi, sevdiğim ve kariyerimde önemli bir rol oynayan Spalletti’ye (elenen Juventus’un teknik direktörü) saygı duyuyorum. İkincisi ise, 10 kişi kalan rakibimize karşı kötü oynadık. Onlar daha iyiydi.” Birinci nedende vefa var, ustaya saygı var, ustadan utanmak var. İkinci nedende ise özeleştiri, işlerini iyi yapamadıkları için arkadaşları ve kendisi adına duyduğu mahcubiyet. Yendiği rakibin daha iyi olduğunu söylemekteki adalet duygusu. Ve o naif cümle: “Ben duygularımı gizleyen bir oyuncu değilim.” Duygularını gizlemeyi bırakın, birbirine bıçak sallayan gençlere rol model gösterilecek Osimhen orada duruyor. Osimhen Türkiye’de kalmalı. Sadece olağanüstü bir futbolcu olduğu için değil, şahane bir ahlâk dersi verdiği için. Üstelik baştaki iki sorunun cevabını da veriyor: Bir, önce iyi insan olacaksın. İki, ahlâk, insanın kendisiyle ilgilidir, başkalarıyla değil. “Negatif isyan” İmralı’nın yeni açıklamasını okurken; Bir, siyasi parti programı okur gibi hissettim. İki, “Negatif isyan dönemini aşmayı başardık” demesindeki örtülü anlam, kendince terörü “pozitif isyan” olarak ambalajladığını gösteriyordu. Üç, “Cumhuriyetle zihnen barışma” vurgusu, DEM kitlesiyle sınırlı değildi. Dört, “pozitif” vurgusunu beş kez yinelemesi, sürecin sertleşmesinin önüne geçme çabası gibiydi. Beş, “demokratik cumhuriyet” kavramı, tartışmaların düğüm noktası olacak görünüyor. Yeni savaşlar ABD ve İsrail, İran’ı vurdu. Bekleniyordu. Yeni tür savaşların üç niteliği; Bir, kullanılan silahlara, (görsel/ sözel) algı yönetim süreçleri eşlik eder. İki, net bir başlama nedeni olmadığı gibi bitme nedeni de yoktur. Üç, insan kayıpları odak nokta değildir. AKLIMDA KALAN Orhan Pamuk’un “Masumiyet”i: Ne zaman Orhan Pamuk gündeme gelse, “yazar” ve “karakter” ilişkisini mesele ederim. Söyleşilerine sinmiş, roman karakterlerine yedirilmiş narsisizmi, “roman yazmadan önce araştırma şirketiyle çalıştığı” itirafıyla açık ettiği edebiyatı bir ifade biçimi değil bir proje olarak görmesi canımı sıkar. “Masumiyet Müzesi”nde olduğu gibi, duygusal meselelerini karakterler üzerinden temize çeker. Elbette yazarın karakter defoları, eserin değerini belirlemez ancak, yazarın toplumsal eleştirilerinin değersizliğini gösterir.