Tatlı sular mis şerbetler

İftar sofraları eskiden hoşafla tamamlanırdı. Hoşaf damağa ferahlık verir, yemekleri dengelerdi.Baharatlarla tatlanan şerbetler ise mis kokularıyla mest eder hazmı kolaylaştırırdı. Ne yazık ki meşrubat çeşitlerinin artmasıyla bu hoş lezzetler unutulmaya yüz tuttu. Tatlı ve serin içecekler her zaman insanları cezbetmiş. Hoşaf , “hoş” ve “ab” sözcüklerinin birleşmesinden oluşuyor. Hoş zaten malum, ab ise su demek, yani içimi hoş su anlamına geliyor. Hoşaf yemeklerin yanında ağzı şenlendirmek için, damak tadını değiştirerek yemeklerin keyfine daha iyi varılması için sofraya konulurdu. Keza şerbetler de oradaydı. Tuhaf bir şekilde bugün şerbeti tahtından eden meşrubat, aslında şerbet kelimesinin çoğulu. Bugün sofrada pek kullanmasak bile içilen kap anlamındaki maşrapa da aynı kökten türemiş. Batılı gezginlerin gözdesi Osmanlı topraklarını ziyaret eden Batılı seyyahların, tacirlerin en çok sözünü ettiği lezzetlerin başında mis kokulu şerbetler gelir. 1634 yılında İngiliz gezgin Henry Blount “A Voyageintothe Levant” kitabında, taşınabilecek gibi kuru, taş gibi sert şerbetlerden söz eder ve bir kaşık kadarının bile bir sürahi suya yettiğini hayretle kaydeder. Şerbet şekerinin suda eritilerek harika bir şerbet yapıldığını anlatır. İngiltere’de Türk şerbetleri kısa sürede nam salmış, özellikle limon, gül ve menekşe ile yapılmış şerbetler en sevilenler olmuş. Şurup gibi sıvı olmadığı için uzun yollara kolay taşınabilen şerbet şekerleri, bugün ne yazık ki tümüyle unutulmuş gitmiş, bir tek lohusa şerbet şekeri hariç. Yoğun karanfil yağı ve tarçın içeren lohusa şerbeti katı bloklar hâlinde aktarlarda bulunuyor ama sadece yeni doğmuş bebek ziyaretine gelenlere ikram ediliyor. Oysa parlak pembe rengi ve mis kokusuyla her sofraya, özellikle de bol buzla iftar sofralarına yakışacak hoşlukta. Hoş ve latif Hoşafın sofradaki anlamı tamamen bir hoşluk olması. Özellikle bir zamanlar pilavların bugüne göre daha çok yağlı yapıldığı düşünülürse, pilav kaşıklarken ağza bir yudum tatlı bir lezzet almak damakta bir denge yaratır. İçinde kuru meyve taneleri olan hoşaflar, mayhoş erik ve kayısı türleri, bal gibi üzümler ile hazma yardımcı olur, hele içine karanfil, tarçın gibi baharatlar katılınca işin içine şifa boyutu da girer. Türlü çeşitli yemeklerin arzıendam ettiği iftar sofralarında hoşaf bir anlamda sofranın kurtarıcısı gibi. Mideyi yormak yerine rahatlatan, yemeklerin tadını ayarlayan bir denge unsuru oluşturuyor. Hele de serin serin servis edilirse. Bu konuda hep anlatılan bir hikâye vardır: Sultan II. Mahmut devrinde bir konak iftarında buzdan oyulmuş kâselerde sunulan hoşaf, âdeta kulaktan kulağa aktarılan bir şehir efsanesi olmuştur. Şerbetinizi nasıl alırdınız? Ramazan şerbeti adı altında piyasadaki şerbetlerin hep baharatlı olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz bunda âdeta gizemli bir romantizm, bir tür nostalji var. Oysa eski şerbetler illa baharatlı olmak zorunda değildi. Meyve özlerinden yapılan meyveli şerbetler, bugünün meyve suları gibi revaçtaydı. Meyvelerin doğal mayhoşluğuyla yemeklere hafif bir eşlikçi olur, çarpıcı renkleriyle sofraları süslerdi. Bazen de egzotik, zor bulunan malzeme tercih edilirdi. Örneğin meyankökü şerbeti anasona benzer tadıyla ve kendi doğal şekeriyle farklı bir lezzetti; âdeta pastil gibi tadıyla harareti keserdi. Belki de tüm şerbetlerin en hararet gidericisi ise ekşiliği epey önde olan demirhindi şerbetiydi. Adına bakıp içeriğinde demir var sanılmasın. Demirhindinin demirle hiç alakası yok. Demir kelimesi Arapça tamr yani hurma kelimesinden geliyor, Hint hurması anlamında. Kuşkusuz en özel şerbetler çiçeklerden yapılan, çiçeklerin mis kokularını, aromaları taşıyan ve çarpıcı renklerini alan şerbetlerdi. Çiçek şerbetleri Güllü, menekşeli şerbetler ya da rengi kırmızıların en kırmızısı olan gelincik şerbeti bambaşka olurdu. Çiçek kadar güzel kokusu olan otlar da kullanılır; nane ya da reyhan gibi otların da şerbeti yapılırdı. Çiçek şerbetleri için mevsiminde çiçekler toplanır, şekerle ezilerek maya elde edilir, sonra bu maya su ile karıştırılarak şerbet olurdu. Çiçek olmazsa şerbete birkaç kaşık “ab-ı şukufe-i naranc” yani turunç çiçeği suyu katılırdı. O şerbet sizi birden narenciye bahçelerinde bir gezintiye çıkarır, baharda açan turunç ve portakal çiçeklerinin mis kokusuyla büyülerdi.