Savaşın ilk günleri

Bu hafta Afganistan-Pakistan savaşını yazmak istiyordum ama kısmet olmadı. Yanı başımızdaki savaş yeniden hortladı. İsrail ABD desteğiyle İran’a yine saldırdı. İsrail’in ilk saldırısının iki amacı var gibi görünüyordu. Birincisi kelle kopartmaktı. Daha açık bir deyişle, Haziran’da yaptıkları gibi İran yönetiminin önde gelen lider ve komutanlarını vurmak. Dini lider Hamaney ve Genelkurmay Başkanı’nın öldürüldüğü teyit edildiğine göre bu konuda bir “başarı”dan söz edilebilir. İlerleyen saatlerde ortaya çıktığı kadarıyla bu CIA ve İsrail’in ortak bir cinayeti. Hamaney’in ölümü olası etkileri konusuna ileride biraz daha ayrıntılı değineceğim. Yalnız en azından şu tespiti yapmak zorundayız. İran devleti liderlerini, yöneticilerini korumak konusunda zaaf gösteriyor. Ya da bu konuya yeterince önem vermiyor. ABD filmi ağzıyla söylersek: İran’da yolunda gitmeyen bir şeyler var. İsrail’in ikinci hedefi ise, dünyanın en “demokratik” soykırımcı ordusunun açıkladığı gibi İran’ın hava savunma ve füze fırlatma sistemlerini imha etmekti. Buradaki isabet oranını tam olarak anlayabilmek için erken. Savaş ilerledikçe bunu daha net göreceğiz. Yine de şimdilik İran’ın füzelerini göndermeye devam ettiğini izliyoruz. New York inşaat mafyasının önde gelen ismi Trump saldırıya tam destek verdi vermesine ama ben bu satırları yazmaya başladığım sırada ABD’nin bölgedeki güçlerinin saldırıya aktif olarak katıldıklarına dair somut bir bilgi gelmemişti. Burada sözünü ettiğim doğrudan bombardıman ve saldırı. Yoksa İsrail’e her türlü lojistik ve istihbarî desteği sağladığını zaten biliyoruz. Öte yandan Pazar günü öğleden sonra İran’ın doğrudan ABD savaş gemilerini hedef aldığını, ABD Donanmasının bir İran gemisini batırdığını öğrendik. Hürmüz Boğazının kapatıldığı, kimi tankerlerin vurulduğu da gelen haberler arasında. Yine de ABD’nin bütün hava ve deniz gücüyle saldırdığı izlenimi almadım. İran ise Haziran ayındaki 12 gün savaşından farklı olarak hızlı tepki verdi ve işe İsrail’deki bir kaç hedefin yanında ABD’nin bölge ülkelerindeki üslerine etkili vuruşlar yapmakla başladı. İran’ın elindeki süpersonik veya hipersonik füzelerin İsrail ve ABD tarafından kolay kolay durdurulamadığını izleyerek öğrenmiştik geçen yıl. Söylendiği kadarıyla Tahran üslere yaptığı saldırılarda özellikle kendisini ve yapacağı füze saldırılarını izleyen ABD radarlarını hedef aldı. Akıllıca bir tercih. Bunu övgü olarak yazmıyorum. İran’ın hafife alınmayacak bir savaş stratejisine sahip olduğunun somut kanıtı bu. Bırakın bizdeki “anelizciler” soba borularından söz etmeye devam etsinler. Bu stratejik tercihin bir sebebi de Hamaney’in öldürülmesi olabilir elbette. Her koşulda İran’daki yönetim bunun son savaşı olabileceği ihtimalinin farkında. Savaşın 48 saatlik görünümü Tahran’ın ayağını frenden kaldırdığı yönünde. İran’ın hedefi ABD içinde var olduğunu bildiğimiz “savaş tereddüdünü” kullanmak olabilir. Zira Trump denen insanlık yoksunu herifi savaştan vazgeçirebilecek tek unsur, siyasi ve ekonomik maliyet. Siyasi maliyet kesin bir ya da en azından kesinmiş gibi gösterilecek bir “başarı”yla ilintili. Aksi takdirde Kasım seçimlerinin yitirilmesi ve Kongre kontrolünün güme gitmesi mümkün. Keza elde edilecek sonucun ciddi bir ekonomik getiri sağlaması gerekiyor. Olmazsa bölgeye yığılan dev ordunun masrafının, dünya ekonomisinde yaşanacak ve ABD ekonomisini de etkileyebilecek bir sarsıntının gerekçelendirilmesi sıkıntı yaratır. Özetle, Trump’un çekirdek tabanının pek de sıcak bakmadığı bu savaşın parlak bir zaferle sonuçlanması gerek. Söz konusu İran olunca bunun peşin garantisi yok. Yine de Hamaney’in öldürülmüş olmasının Trump’ın hanesine artı yazılacağına kuşku yok. Cinayetin fotoğraflarının olduğu söylendiğinde göre, bunları Trump’ın seçim afişlerinde görebiliriz. 1979’da Şah’ın devrilmesinden beri emperyalizmin bir “İran sorunu” olduğunu biliyoruz. Bu sorunun İran’ın dinci, antidemokratik bir rejime sahip olmasıyla da en ufak bir ilişkisi olmadığını da. Mesele İran’ın ABD ve İsrail’in ayağına dolanması. Bu ikilinin Ortadoğu’da oluşturmak istedikleri siyonist sermayeye dost ortamın önündeki son engel olması. Trump’ın ve “dostlarının” dayatmak istedikleri bir tür Müteahhit düzeni. Trump/Netanyahu soykırım ortaklığı bu sorunun çözülmesi için uygun zamanın geldiğini düşünmüş olabilirler. Gerçekten de İran yalnız ve karışık. Çin ve Rusya’nın verebileceği desteğin seviyesi belirsiz. İçeride ciddi ve büyük ölçüde haklı nedenlere dayanan bir huzursuzluk var. Mossad ve CIA’nın ülkeyi etnik yapı üzerinden parçalama ya da zayıflatma çabaları da hızlanmış durumda. Kürt siyasi hareketinin bölgesel ölçekte emperyalizmle hizalanma konusunda mesafe kaydettiği bir gerçek. Yalnız örgütler, partiler seviyesinde kastedilen o mesafenin halk nezdinde ne kadar karşılık bulacağı sorgulanmaya muhtaç. Buna karşılık ülkenin derinliğini ve İran yurtseverliğini kimse küçümsememeli. Irak, Suriye, Libya karşılaştırmaları bu denklemde hiçbir anlam taşımıyor. Yine de bir kayıt daha düşmekte fayda var, bu saldırı ve kuşatma siyasetinin uzun sürmesi, İran mevcut uluslararası yalnızlığının devam etmesi durumunu değiştirebilir. Bu noktada Hamaney konusunu biraz daha açabiliriz. İran’da dini lider hiç kuşkusuz en üst otorite. Bütün mekanizma ona bağlı. Cumhurbaşkanı da dahil, bütün yöneticiler onun memuru konumunda. Bununla birlikte, bu gerçeklik İran’ın bir tek adam rejimi olduğu anlamına gelmiyor. Ülkeyi yöneten bir kişi değil, onun temsil ettiği kurum. O yüzden de, "Hamaney öldü rejim bitti" denklemi geçersiz. Aksini iddia edenleri iki kümede toplayabiliriz. Birinci küme cahiller. Genellemek kolaylarına geliyor. İkinci küme ise İsrail ve yönlendirdiği geniş toplam. Bunları da ciddiye alacak değiliz. “Bitti bu iş” diyebilmek için son derece karmaşık bir yönetim yapısının bir kişinin ölmesiyle çökeceği propagandasına başvuruyorlar. Tek cümleyle özetlersek, Hamaney’in ölümü rejim için elbette ağır bir darbe ama öldürücü bir darbe değil. ABD ve İsrail başından beri İran’da rejim değiştirme peşinde olduklarını gizlemiyorlar. Rejim değiştirmek derken kastedilen havuz soytarısı Prens Rıza ya da benzeri bir kuklayı İran halkının başına musallat etmek elbette. Yani kimi Batılı çevrelerin yaydığı, bizdeki papağanların da tekrarladığı gibi İran halkını kurtarmak, kadınlarını özgürleştirmek gibi bir meseleleri yok. ABD/İsrail sadece iki ülkeden oluşan bir şer ekseni değil. Bütün dünyada geniş bir ağa sahip. Saldırı sonrası gelen tepkilerde bunu açıkça gördük. Avrupa’nın büyükleri Macron, Starmer, Merz gibi liderler süratle alternatif bir gerçeklik yaratarak Trump ve Netanyahu’nun kuyruğuna tutundular. Mesele elbette salt Avrupa veya Batı da değil. ABD’nin vasal rejimleri de saldırıyı değil, İran’ın misillemesini kınayan tepkiler vermekte yarıştılar. İş devletlerle bitmiyor. Biraz karikatürleştirerek Epstein ağı adını verebileceğimiz sermaye düzeni dört koldan çalışıyor. Bunun basın ayağını, Türkiye’de sözde muhalif kanallarında da gördük. Egemen bir ülkeye yapılan alçakça bir saldırı yine “Molla rejimi” söylemi üzerinden tartıştırıldı. Benim dikkatimi çeken bir başka örnek de, sermaye düzeninde kamuoyunu ölçmekten ziyade oluşturmak amacıyla kullanılan anketler. Metropoll Şirketi’nin bir anketinde Türkiye’de İran’daki rejimini değişmesi gerektiğini söyleyenlerin oranı yüzde 60 gösterildi. Yanıtların bu yönde olması mümkün ama soru manipülatif. Ben de İran’da rejimin değişip sosyalist bir iktidar kurulmasını isterim ama bu emperyalist bir saldırıya destek verdiğim anlamına gelmez. Tam da beklediğim gibi bu anketin sonucu, arpası İsrail tarafından sağlanan kimi Batılı liberaller tarafından Türkiye’deki halkın İran’a yapılan saldırıyı desteklediği ancak Akepe iktidarının daha ihtiyatlı bir çizgi benimsediği şeklinde yansıtıldı. Oysa aynı ankette İsrail ve ABD’yi tehdit olarak görenlerin oranın sırasıyla yüzde 88 ve 78 olarak çıkmıştı. O kısma pek değinen olmadı. Bu saldırının elbette Türkiye’ye etkileri olacak. Bunun kapsamı, derinliği savaşın ne kadar sürecine bağlı. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapattığı doğru ise petrol ve büyük ölçüde ona endeksli doğalgaz fiyatlarında fiyatlarında bir sıçrama olacağı neredeyse bir doğa kanunu kesinliğinde artık. Bunun ödemeler dengesi ve elbette bizim keselerimiz üzerindeki etkisini anlatamaya bile gerek yok. Daha da yoksullaştırılacağız. İkinci mesele ise, saldırının uzaması ve bir iç karışıklığa yol açması halinde yaşanacak kitlesel göç. Doğu sınırlarımızda bir anda 3-5 milyon insanla karşılaşacağız. Sınırda alınan bir dizi tedbirin bu göçü durdurabilmesi olanaksız. Göçün ülkemiz üzerinde siyasi, ekonomik ve sosyolojik etkileri Suriyeli göçmenler meselesini solda sıfır bırakacak kadar sarsıcı olur. Peki bu savaş ne kadar sürecek? Bir yayında söylediğim gibi akıllı bir diplomat bu tür falcılık işlerini astrologlara bırakır. Nitekim de öyle yapılıyor Türkiye’de. Bence isabetlidir. Cuma sabahı ABD-İran görüşmelerinde kapsamlı ilerleme olduğu hikayesini dinlerken 48 saat sonra savaşın etkilerini tartıştığımız bir dünyada, bu tarz tahminler yapmak gerçekçi değil. İran rejiminin ne kadar dayanabileceğini, bu süreçte Rusya ve Çin’den ne tür bir destek alabileceğini izlemek gerekir. Bu ülkelerin asıl hesabı İran yönetimiyle birlikte savaşmaktan ziyade saldırının ABD bakımından maliyetini artırmak olacaktır. Ben İran’ın hızla çökmesini dilemiyorum da, beklemiyorum da. Bu satırları yazarken İran bölge ülkelerindeki ABD üsleri ve İsrail’e füze atmaya devam ediyordu. Ne kadar devam ederse o kadar iyi. Ancak bunun haftalarca sürebileceğini sanmıyorum. Bir noktada müzakere masası yeniden kurulacaktır. İzleyip göreceğiz. Bu arada emperyalist saldırganlığın norm haline getirildiği bir dünyayı kabullenmeyecek, İran’ın vurduğu her ABD ve İsrail hedefine sevinecek, insanlığı ve halkların eşitliğini savunmaya devam edeceğiz.