"Varlık bilinci belirler." Bizim “sakallının” önermesi bir X aforizması değil; gerçekliği nasıl anlayacağımızı ve aynı zamanda gerçekliği anlamaya çalışan ruhlarımızı da nasıl anlamamız gerektiğini gösteren bir düşünme aracı. Şimdiki anda olup bitenlerin, halen sürmekte olanların, insanların olup bitenleri ve devam edenleri nasıl algılayıp yorumladıklarının ardındaki gerçekliği… Bugün Türkiye’de gerçekte olanlarla olduğu sanılanlar arasında devasa bir yarık var. Bu yarılmanın temel nedenlerinden biri insanların gerçekliğe ulaşma araçlarının yapısal özellikleri. Türkiye, Avrupa’nın en derin gelir eşitsizliği ve en yakıcı gıda enflasyonuyla boğuşurken, aynı zamanda da dünyanın en hiperaktif sosyal medya kullanıcılarından biri. Yüzde 90,9’u aktif olarak her gün internet kullanan nüfusa sahip Türkiye, dijital platformlarda geçirilen süre bakımından dünya sıralamasında en üstlerde. Türkiye'de bir kullanıcı günde ortalama 7 saatini internette, bunun en az 4 saatini ise doğrudan sosyal medyada geçiriyor. Sosyal medya platformlarının kullanımında Türkiye, dünya genelinde nüfusa oranla en üst sıralarda. Türkiye'de artık halkın birincil haber kaynağının dijital ve sosyal medya olduğu hesaplanıyor. Türkiye aynı zamanda Avrupa'nın en adaletsiz gelir dağılımına ve en yüksek enflasyon oranlarından birine sahip. TÜİK ve Eurostat verilerine göre Türkiye'nin Gini katsayısı 0,43 civarında. Bu skorla Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında Sırbistan ile birlikte gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu iki ülkeden biri. Türkiye, OECD ülkeleri arasında gıda enflasyonunda açık ara birinci sırada. Yoksulluk sınırı, asgari ücretin katbekat üzerine çıkmış durumda. 15-24 yaş arası gençlerin yaklaşık %25-30'u ne okulda ne de bir işte çalışıyor. Sosyal medyadaki hiperaktivite ekonomik göstergeler ile birlikte ele alındığında, kitlelerin fiziki kamusal alandan (meydanlar, dernekler, mahalle kahveleri) çekilip, dijital bir simülasyona hapsolduğunu; "yankı odalarının" ve "cancel kültürünün" neden bu kadar etkili olduğunu gösteriyor. Maddi varlığı yoksullukla kuşatılmış, sınıf siyasetini deneyimleyemeyen kitleler, ruhunu sosyal medyanın o sahte ve cezalandırıcı evreninde teselli ediyor, öfkesini sosyal medyaya boşaltıyor. Oysa, i ptal kültürü ve linç, solculuk değildir. Solculuk, her şeyden önce diyalektik düşünmektir ; olayları tek bir ana, tek bir tweete veya tek bir hataya hapsetmeden, onları tarihsel akışı ve çelişkileriyle kavrama cüreti. Bir olguyu analiz etmek yerine onu "iptal etmek", aklın teslimiyeti, devrimci yöntemin inkârı olur. Solcuysak, sosyal medyanın o sığ "ya sev ya terk et" iklimine teslim olmayıp, o iklimin arkasındaki sınıfsal ve ideolojik mekanizmaları deşifre eden kişi olmaya çalışmalıyız. Daha da önemlisi solculuk, varlığın belirlediği o "sahte" bilinçle kavga etmek olmalı. Eğer yoksulluk bizi hırçınlaştırıyor, dijital dünya ise bu hıncı birbirimize yönelttiriyorsa; burada kazanan biz değil, bizi bu sefalete mahkûm eden düzen olur. Marx’ın bahsettiği o "belirlenim", kaçınılmaz bir kader değil, değiştirilmesi gereken bir pranga. Bilincimizi algoritmaların, linç gruplarının veya anlık öfkelerin emrine vermek, bizi özne olmaktan çıkarıp sistemin kullanışlı aparatları haline getirir. Geçtiğimiz hafta Tanıl Bora üzerinden kopan fırtına, aslında bir kitabın eleştirisi değil, birikmiş bir hıncın patlaması oldu. İletişim Yayınları ve Birikim çevresinin başını çektiği o "liberal sol" hat, 2010 Referandumu’nda bu toplumun geleceğine dair büyük bir illüzyonun üreticilerindendi. "Yetmez Ama Evet" (YAE) süreci, solun laiklikten ve sınıf analizinden koparılmasının zirve noktasıydı. Bugün Tanıl Bora’ya yönelen ölçüsüz, haksız ve etik dışı kontrolsüz öfke, işte o dönemin yarattığı ağır bedelin bir türlü ödenemeyen faturası. İptal kültürü ve linçcilik çoğu zaman doğru hedefi de tutturamaz. Tanıl Bora “YEA”ci değildi, boykotçuydu. Hiçbir zaman o liberal sol cepheye dahil olmadı. Evet karşılarında da durmadı ve belki de o dönem ve her dönem sorunu “bir taraftan olmamak” oldu. Ama Tanıl Bora gibi kafa emekçisi, disiplin abidesi ve haysiyetli birini aforoz ederek parçası olmadığı bir yanılgıyı ödetmeye çalışmak, asıl suçluyu, yani sınıfsal körlüğü gözden kaçırmaktan başka bir anlam taşımıyor. Üstelik Tanıl Bora, Birikim-İletişim grubu içinde sınıf siyaseti ve laikliği en çok savunan kişi. Her şeyden önce iyi bir insan ve bilgi zanaatkarı. Arada yapılan yanlışlar, iyi insanlıktan azade etmez kimseyi. Hepimizin en az bir yanlışı yok mudur hayatta? EKMEKLERİNE YAĞ SÜRMEK Solcuysak eğer, sınıf siyaseti zayıfladığında, yerini "küçük burjuva ahlakçılığı"nın aldığını da bilmemiz gerekiyor. Sınıf mücadelesi; fabrikayı, tarlayı, eşitliği, laikliği ve her şeyden önce emeğin hakkını savunmayı gerektirir. Linç kültürü ise sadece ekran başında rastgele birini seçip, ona parmak sallamak, beğenmediği tek bir şey uğruna o kişiyi yok etmeye çalışmak dahası bundan pornografik bir haz almaktır! Gençlik, sınıf siyasetini deneyimleyemediği bir boşlukta, laikliği sadece "antikalaşmış bir kültür savaşı" sanıyor. Oysa laiklik, yoksulun ve ezilenin cemaatlerin kapısında kul olmaması için tek savunma hattı. Eğer biz bu hattı terk edip "kim daha saf solcu?" kavgasına tutuşarak dijital arınma ayinlerinde esriyerek linçleyecek hain arayışına girersek, sadece egemenlerin ekmeğine yağ sürmüş, sınıf siyasetini asıl biz terk etmiş oluruz. Türkiye solu, sosyal medyanın o sığ "cancel" sularında boğulursa mücadele eksenini kaybeder. Ekmek bu kadar aslanın ağzındayken, muhalif olmak bile hayatı riske ederken enerjimizi birbirimizi yok ederek harcamak bir lüks. Linç, bir örgütlenme modeli olamaz; entelektüel bir sefaletten öte bir anlam taşımaz. Solu yeniden inşa etmek istiyorsak; dijital linçlerin konforlu dünyasından çıkıp, laikliği ve sınıfı birleştiren o sert ve gerçek zemine dönmek zorundayız. Gerçek bir solcu, önüne atılan "linç" nesnesine saldırmak yerine; neden bugün bir araya gelemediğimizi, neden sendikaların boşaldığını ve neden laikliğin bu kadar kolay feda edildiğini analiz etmekle yükümlü. Analizden kaçıp infaza sığınmak, sınıf siyasetinin yerini “küçük burjuva histerisine” bırakmasıdır.