KÜRT MEDRESELERİ VE ÂLİMLERİ-11

Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyetin kuruluş yılları arasında yaşayan Şeyh Mahmûd ez-Zokaydî, doğuda yetişen önemli bir âlim ve mutasavvıftır. 1877’de Siirt’in Halenze/Bağtepe köyünde doğmuştur. Babası Şeyh Abdülkahhâr (ö. 1324/1906), annesi ise Salihâ hanımdır (ö. 1343/1925). İyi bir âlim ve mutasavvıf olan babası, önceleri Siirt’te ikamet etmiş daha sonra Halenze/Bağtepe, ardından da bugün Siirt’in Kurtalan ilçesine bağlı Zokayd/Kayabağlar beldesine yerleşerek burada büyük bir medrese inşa etmiştir. Zokaydî’nin üçüncü göbekten dedesi, doğunun yetiştirdiği en büyük Osmanlı müelliflerinden ve aynı zamanda doğu medrese geleneğinin de mimarlarından olan Molla Halîl Is’irdî’dir (ö. 1259/1843). Medrese tahsiline Zokayd medresesinde babasının yanında başlayan Şeyh Mahmûd Zokaydî, Siirt’te amcazadesi Molla Hasan’dan  (ö. 1313/1895) da bir süre ders aldı. Tahsilini babasının yanında tamamlayıp ilmi icâzetini alan Şeyh Mahmûd, Zokayd Medresesinde ders vermeye başladı. Şeyh Mahmûd Zokaydî, bir yandan tedrisât faaliyetlerini sürdürürken bir yandan da bölge halkı için fetva mercii görevini üslenmiştir. Zokaydî, ayrıca bölgede aşiret ve ağalık sistemlerinin hâkim olduğu feodal yapının halka yaptığı zulüm ve haksızlıklara karşı da mücadele etmiştir. Atatürk, kurtuluş savaşı hazırlık evresinde tertip ettiği kongreler için Şeyh Mahmûd Zokaydî ile yazışmış ve kendisinden destek talebinde bulunmuştur. Atatürk’ün bu amaçla gönderdiği mektuplardan biri “Nutuk”ta yayımlanmıştır. Şeyh Mahmûd Zokaydî, talebeleri ve maiyetindeki yöre halkıyla birlikte kurtuluş savaşında Ruslara karşı savaşarak büyük kahramanlıklar göstermiştir. Varlıklı bir kişi olan Zokaydî, Birinci Dünya Savaşı sırasında vuku bulan genel kıtlık ile 1940’lı yıllarda bölgede yaşanan kıtlık dönemlerinde tüm maddi imkânlarını seferber etmiş, kendisi de ihtiyaç sahiplerinin her birine düşen günlük azık miktarıyla yetinmiştir. Zokaydî, ayrıca Türk Teyyâre Cemiyeti’ne yaptığı maddi katkılardan dolayı devlet tarafından cemiyeti sembolize eden altın nişan ile ödüllendirilmiştir. Şeyh Mahmûd, Kurtuluş savaşı sonrasında Tevhid-i Tedrisat, şapka, tekke ve zaviyelerin kapatılması vb. kanun ve inkılaplar sonrasında büyük sıkıntılara maruz kalmıştır. Hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen Şeyh Said ayaklanması sonrasında çıkarılan Şark Islahat Fermanı ile hakkında sürgün kararı çıkarılmıştır. Bir yıl Antalya merkez, iki yıl da Korkuteli ilçesinde sürgün hayatı yaşayan Zokaydî, bu süre zarfında hatıralarını yazıya geçirmiştir. Zokaydî, bu hatıralarında uzun ve çileli sürgün yolculuğu boyunca karşılaştığı zorlukları, gördüğü yerlerin doğal yapısı ile sosyolojik ve tarihi dokusu hakkındaki tespitlerine yer vermiştir. Zokaydî, ayrıca tanışıp dostluk kurduğu şahıslardan da bahsetmiştir. Şeyh Mahmûd Zokaydî, masum insanları sürgüne yollamanın yanlış bir politika olduğunu başvekil İsmet Paşa, harp kumandanı Fevzi Paşa ve dâhiliye nâzırı Cemil Paşaya bildirir ancak bu konuda olumsuz yanıt alır. Aynı şekilde sürgünde bulunduğu dönemlerde Ankara hükümetine masumiyetini bildiren bir dilekçe yazar, ancak bu konuda, “Mâsum ve ğayr-ı mâsum birdir. Emir la yeteğayyer ve lâ yetezelzeldir. Makâm-ı Âliyeyi tasdi’ etmeyiniz” (Masum olanla olmayan birdir. Verilen emir değişmez ve feragat edilmezdir. Yüksek makamlarımızı rahatsız etmeyiniz) şeklinde olumsuz yanıt alır. Defalarca tutuklanarak idam ile yargılanan Şeyh Mahmûd hakkında hiçbir suç tespit edilemediğinden her defasında serbest bırakılmıştır. Şeyh Mahmûd, h. 22 Rebiyülevvel 1364/m. 5 Nisan 1945 yılında Zokayd/Kayabağlar’da vefat etmiş ve bu beldede defnedilmiştir. Şeyh Muhammed Asım Oxînî’nin Kaleminden Şeyh Mahmud Zokaydî Şeyh Mahmûd Zokaydî’nin Hazret’e Bağlanması Şeyh Muhammed Alaeddîn şunları söyler: “Norşîn’de Hazret’in yanında iken Şeyh Mahmûd Zokaydî de Norşîn’e geldi. O sıralarda ben Divan’ın suffesinde, öbür salikler de Divan’ın içinde yatıyorlardı. Uyumak için yatağımı serdiğim sırada Şeyh Mahmûd’u gördüm ve onunla konuştum. Konuşmama yakınlık duydu ve yanıma geldi. Kendisine, ‘buraya geliş nedenin nedir?’ diye sordum, Şeyh Ahmed Taşkesanî’ye bağlanıp onun yanında amel etmek niyetiyle buradan geçtiğini söyledi. Hazret’e ilişkin güçlü konuşmamı ve duru bildiklerimi onunla konuşarak Hazret’in herkesten daha yüksek bir derecede olduğunu, ne de olsa Üstad-ı Azam’ın (Şeyh Abdurrahman Taxî’nin) oğlu olduğunu, ona bağlanmasını söyledim. Bu ona da cazip geldi ve tavrında yumuşama oldu. Muhtemelen Hazret de Allah’ın kendisine ilham etmesiyle bu konuştuklarımızdan haberdar olmuş ki, sabahleyin bana, “dün gece Şeyh Mahmûd ile konuştun mu?” diye sordu ve ben de aramızda geçenlerin hepsini anlattım. Bunun üzerine bana, “mümkünse onu buraya yönlendir” dedi. Şeyh Mahmûd neticede kabul etti ve Taşkesanî’nin yanına gitmekten vazgeçti. Şeyh Mahmûd Zokaydî’nin Şeyh Muhammed Alaeddîn’den Sonra İkinci Büyük Âlim Oluşu Şeyh Mahmûd, ilim derecesi bakımından Şeyh Muhammed Alaeddîn’den sonra ikinci olan büyük bir âlimdi. Menkıbe ve mertebe olarak anlatmaya gücümüzün yetmediği bir zirveye ulaşmış; hatta kendisi bu konuda şunları söylemiştir: “Ata binerek Demirci’den Bitlis’e giderken, atın yere basan her toynağından ‘Allah” (C.C.) sesini duyuyordum. Bu halden aldığım zevkten olacak ki, kendimi birden Bitlis’e varmış gördüm. Bu hal, Hazret’in (k.s.) bendeki tasarruf gücünden kaynaklanıyordu”. Garzan memleketinde büyük bir kitleyi irşad eden Şeyh Mahmûd, apaçık bir fetih gerçekleştirmiş, çocuklarına ve birçok insana ilim öğretmiş, ne biliyorsa onu her kese öğretmiş ve hem âlimler hem de diğer insanlar ondan çok istifade etmişlerdir. İsimlerini ve sayılarını bilemediğimiz kadar çok sayıda eser ve risaleleri olan Şeyh Mahmûd’un hepsi de faziletli birer âlim olan ve zahirî medrese ilimlerinde icazetli oldukları gibi çoğu Nakşibendî Tarikatında da mezun/halife olan şu altı oğlu olmuştur: -Şeyh Haydar -Şeyh Cüneyd -Şeyh Masum -Şeyh Selahaddîn -Şeyh Fudayl -Şeyh Yahya Eserleri Şeyh Mahmûd fıkıh, hadis usulü, nahiv, edebiyat, tecvîd ve tasavvuf gibi alanlarda pek çok eser yazmıştır.  Elyazma halindeki bu eserlerin tamamı müellifin aile kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Tespit edilen eserleri şunlardır: 1. Hulâsetü’l-Edeb fî Mekârimi’l-Ahlâki’l-Me’sûre min Seyyidi’l- ‘Acem ve’l-‘Arab: Bu eser, Ebû Hasan Maverdî’nin (ö.450/1058) “Edebu’d-Dünyâ ve’d-Dîn” adlı eserinin özetlenmiş şeklidir. Şeyh Mahmûd, Maverdî’nin bu eserinin her Müslüman için okunması gerekli bir kitap olduğunu, ancak uzun ve ibaresi zor olması nedeniyle insanların onu okumaktan kaçındığını, bu nedenle mümkün olduğunca kitabı kısaltıp daha anlaşılır bir ifade ile yazmaya çalıştığını belirtmektedir. Eserin isminden de anlaşılacağı gibi din ve dünya ile ilgili adab konularını içermektedir. 2. ed-Dâ’ ve’d-Devâ’: Yazar bu eserinde İslâm âleminin içinde bulunduğu sıkıntıların ve geri kalmışlığın sebeplerini ve tarihi arka planını irdelemeye çalışmakta, bunlara çözüm önerileri getirmektedir. Gerek hastalıkların teşhisi gerek tedavileri olsun her birini ayrıntılı olarak veren ve örneklerle somutlaştıran Şeyh Mahmûd, bu sorunların teşhisinin çok önem arz ettiğini ve teşhisi konulmayan hastalığın tedavisinin olamayacağını dile getirmektedir. Özellikle birinci kısmı oluşturan İslam dünyasındaki manevi hastalıkları ve sebeplerini ayrıntılı olarak ele almaktadır. Daha sonra bu hastalıkların çözümü olabilecek durumları önermektedir. 3. Şerhu’l-Ma’fuvvât: Şâfiî mezhebi esas alınarak yazılan bu eser, fıkhî hükümlerde kural olarak câiz olmamakla birlikte zaruret ve benzeri sebeplerden dolayı mükellefin mazur sayıldığı durumları konu edinmektedir. Müellif, Molla Halil Siirdî’nin “Ma‟fuvvat” adlı eserini şerh etmeyi arzuladığını ancak buna fırsat bulamadığını, bu arzusundan vazgeçeceği sırada eserin Molla Abdullah Nursî tarafından şerh edildiğini duyduğunu, bilahare bu kitaba Molla Abdullah yanında muttali olduğunu söyler. Kitabı kendisinden ödünç aldığını, müsvedde halindeki bu şerhin ibaresinde değişiklikler yapmak, bir takım beyanlarda bulunmak, ekleme ve çıkarımlar yapmak suretiyle tasarruflarda bulunduğunu ifade eder. “Ma’fuvvat”, otuz sekiz konu başlığını içermektedir. 4. Şerh ‘alâ Diyâ’ Basîreti’l-Kalbi’l-‘Arûf fi’t-Tecvîd ve’r-Resm ve Ferşi’l-Hurûf: Yazarın bu eseri, dedesi Molla Halil’in tecvîd, kırâat ve hat ilmine dair yazdığı eser üzerine yazdığı bir şerhtir. Şeyh Mahmûd, eserin yazılış sebebini mukaddimesinde şöyle ifade etmektedir: “Uzun zamandır talebelere ders vermek için Tecvit usulü üzerinde durmayı arzuladım. Ancak bu işe yeltendikçe engeller çıkıyordu. Ta ki Allah, aziz oğlum Muhammed Cüneyd ile bazı tecvit risalelerini okumayı nasip etti. Daha sonra dedem Molla Halil Siirdî’nin tecvid, resm-i hat ve kıraat konusundaki manzum eseri ve yine kendisine ait şerhini ahbap talebelerden biriyle müzakere etme şansını elde ettim. Bu nazmı nesre çevirmeyi, mefhumunu yazmayı ve ona şerh olacak nesir tarzda ihtiyaç duyduğu bir şerh eklemeyi arzuladım.” Eserin kaynağı, Şeyh Mahmûd’un dedesi Molla Halil’e ait “Diyâu Basîreti Kalbi‟l- Arûf fi‟t-Tecvîd ve‟r-Resm ve Farşi‟i-Hurûf” adlı eseridir. Eser tecvid, hat ve kıraat konusundaki bilgileri içermektedir. Şeyh Mahmûd’un, birçok medresede dersi bile verilmeyen Tecvit ilmine dair yazmış olduğu bu eser, ilmi kişiliğini ve araştırmacı yönünü ortaya koyması açısından önem arz etmektedir. 5. İzâletu’ş-Şübeh fî Tezkiyeti’l-Luhûm fi’l-İslâm: Bu eser, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaşamış olan ve asıl mesleği doktor olmakla birlikte İslamî ilimlerde de pek çok eser yazan ve “Sırât-ı Müstakîm” ile “Sebîlürreşâd” dergilerinin yazar kadrosunda bulunan Milaslı İsmâil Hakkı’nın “Tezkiyetu’l-Luhûm fi’l-İslâm” adlı eserine bir reddiyedir. Şeyh Mahmûd, İsmail Hakkı Bey’in, domuz eti dâhil İslam dininde haram kılınan tüm etleri helal saydığını, bununla ilgili Mâide suresinin 3. ayetini kendi bozuk görüşü ve eksik bilgileri ile tefsir ederek delil getirdiğini belirtmektedir. Eser reddiye niteliğinde olup bahsi edilen konu ile ilgili ayet-i kerimenin tefsirini yapmakta ve iddia edilen görüşü çürütmektedir. Eser, Şeyh Mahmûd’un Tefsîr ve İslam Hukuku ilimlerimde otorite sahibi olduğunu göstermekte, ayrıca reddiye özelliği taşıması ve tüm Müslümanları ilgilendiren bir konu ile alakalı olması açısından önem taşımaktadır 6. Hadîs Usulü: Hulâsetu’n-Nuhbe fî Fenni Mustalahi’l-Hadîs: Yazar bu eserin yazımında, İbn Hacer el-Askalânî’nin “en-Nuhbe” adlı eserinin tasnifini esas almıştır. Kendisi ayrıca Kastallânî’nin “İrşâdu’s-Sârî ilâ Şerhi Sahîhi’l-Buhârî” adlı eserin mukaddimesi ile Nevevî’nin “el-Minhâc fî Şerhi Sahîhi Müslim b. el-Haccâc” adlı kaynaklardan yararlanmıştır. Bu bağlamda Hadîs Usulü ve terimlerininin mutlaka öğrenilmesi gereken bir ilim olmasına rağmen kendi dönemindeki âlimlerin bu ilme ilgilerinin kalmadığını, bu nedenle eseri kaleme aldığını şöyle belirtmektedir: “Günümüz insanlarının/talebelerinin Hadîs Usulü ve ıstılahları ile ilgili bilgilerden gafil olduklarını görünce, bununla ilgili gerekli bilgileri toplamak suretiyle onların istifadesine sunmak üzere böyle bir kitap yazmak istedim.” Şeyh Mahmûd’un böyle bir ilim ile ilgili eser yazması son derece önemlidir. Nitekim Şark medreselerinde böyle bir ilim çok uğraşılan bir ilim olmamakla beraber Şeyh Mahmûd’un belirttiği gibi birçok kişinin de bu ilimle ilgili bilgi sahibi değilken kendisinin hadis usulü ile ilgili böyle bir eser yazması son derece manidardır. 7. Tevdîhu’l-Mesâlik fî Nesr Elfiyye İbn Mâlik: Şeyh Mahmûd bu eserinde İbn Mâlik’in manzum şekilde yazdığı “Elfiyye” adlı eseri anlaşılır bir ibâre ile nesre çevirmiş ve kitabın yazılış sebebini girişte şöyle ifade etmiştir: “Meşhur âlim İbn Malik’e ait “Elfiyye‟nin tüm medreselerde okutulduğunu görünce, nazım olması nedeniyle avam olanların bundan istifade etmesi azdı. Bu nedenle, bu nazım Elfiyye’yi kısaca ve zihinlere yerleşecek şekilde aynı seviye ile devam edecek anlaşılır bir nesre çevirmek istedim. Bu esnada “Elfiye”de bulunan tüm meseleleri almakla beraber gereken bazı hususları da ilave ettim. Sıkıntı çekilmemesi için ibaresini kolaylaştırmaya çalıştım.” 8. Ba’du Mesâili’t-Talâk ve’l-Eymân: Yazar bu eserinde talâk (boşanma) ve yemin konularını İbn Teymiyye’nin Fetâvâ’sına dayanarak özetlemiştir. 9. Risâle fî Beyân Âdâbi’l-Mu’âşere/Kitâb Âdâbi’l-Hukûk ve’s-Suhbe: Bu risâle aşağıda belirtilen yedi bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm: Kişi ile ebeveyni arasındaki karşılıklı hak ve sorumluluklar. İkinci Bölüm: Talebe ile hoca arasındaki hak ve sorumluluklar. Üçüncü Bölüm: Din kardeşlerinin karşılıklı hak ve sorumluluklar. Dördüncü Bölüm: Eşler arasındaki hak ve sorumluluklar. Beşinci Bölüm: Cahillerle oturup kalkmak. Altıncı Bölüm: Düşmanlarla muaşeret. Yedinci Bölüm: Allah’a karşı sorumluluklarımız konularını ihtiva etmektedir. Şeyh Mahmud eserin yazılış sebebini şöyle ifade etmektedir: “İnsanların çoğunun birlikte yaşama hukukunu bilmeyerek veya yaratıcılarına inat olması için terk ettiklerini görünce, onlara bu hakları beyan etmeyi ve bu isyanları onlardan defetmeyi arzuladım.” Şeyh Mahmûd, daima güncelliğini koruyan sosyal meseleleri ele alması bu konularda tüm Müslümanları muhatap alması itibarı ile önem arz etmektedir. 10. Risâle fi’l-Ferâiz: İslâm miras hukuku konularını içeren bu risâlede, Yûsuf Erdebîlî’nin (ö. 779/1377) medreselerde okutulan “Envâr” adlı eserinden istifade edilmiştir. Şeyh Mahmûd’un İslam Hukuku konularından Miras Hukuku alanındaki bu eseri, kısa ve anlaşılır bir dille yazması, istifadeyi kolaylaştırma açısından önem ataşımaktadır. 11. Risâle fi’l-Eymân: Yazar bu risâlede Allah dışındaki varlıklarla yemin etmenin fıkhî hükmünü ve itikâdî açıdan sakıncalarını konu edinmekte ve eseri yazma sebebini şöyle ifade etmektedir: “Günümüz insanlarının çoğunun şeyhlere, mescitlere kabirlere, taşlara, ağaçlara, neseplere, babalara, annelere, dayılara, halalara, ayrıca peygamberlere, meleklere, göğe, hayata ve en şiddetli nehiy edilen ölülere çokça yemin ettiklerini görünce bundan sakınmaları ümidiyle yemin hükmünü beyan etmek istedim.” Sürekli güncelliğini koruyan bir konu üzerinde yazılması bağlamında bu eser önem taşır. 12. Risâle fî Resmi’l-Hatt: Eserin kaynağı, dedesi Molla Halil’e ait “Diyâu Basîreti Kalbi‟l- Arûf fi‟t-Tecvîd ve‟r-Resm ve Farşi‟i-Hurûf” adlı eseridir. Şeyh Mahmûd, kaynağını belirttiği eserin muhtasarını yazmıştır. Tecvitle iştigalin tamamen terk edildiği bir dönemde böyle bir eseri kaleme alması önemlidir. 13. er-Risâletu’l-‘Arûziyye ve’l-Kavâfiyye: Yazarın bu risâlesi arûz ve kâfiye ilmi olarak iki bölümden oluşmaktadır. Eser, medrese döneminde bu konuda yazılan ender eserlerden olması açısından önem arz etmektedir. 14. Risâle fi’t-Telaffuz bi’d-Dâd ve’t-Tâ: Şeyh Mahmûd’un bu risâlesi, Kıraat bağlamında ‘dâd’ ve ‘tâ’ harflerinin mahreçlerini, bu mahreçlerin düzeltilmemesi durumunda namazın sıhhatine etkisini konu edinmektedir. Şeyh Mahmûd, eserin yazılış sebebini şöyle ifade etmektedir: “Bölgemiz ve birçok bölge halkının Dad ve Ta harflerini telaffuz edemediklerini, bu harfleri hakikatlerinden çıkartacak şekilde telaffuz ettiklerini, zira bu harfleri mahreçlerinden çıkartamadıklarını, bu harflere kendilerine ait olmayan bazı sıfatlar yüklediklerini gördüö. Bunun üzerine doğru olanın ortaya çıkması ve bu hususta yapılan mücadelelerin terk edilmesi için bu iki harfin mahrecini ve sıfatlarını beyan etmek istedim. Çünkü Fıkıh kitaplarına göre böyle bir kullanımla namaz kabul olmaz”. Eser, mahreç ve sıfatları tarif eden mukaddimeden sonra Dâd ve tâ harflerin mahreç ve sıfatlarını beyan etmektedir. Şeyh Mahmûd eserin mukaddimesinde ifade ettiği gibi, namazın bozulmasına dahi sebep olabilecek ve tüm Müslümanları ilgilendiren bir kıraat konusu hakkında yazılmış olması eserin önemini ortaya koymaktadır. 15. Tarîhu Ensâbi’l-Enbiyâ: Bu eser, ünlü tarihçi Ebu’l-Fidâ İsmâîl b. Kesîr’e (ö. 774) ait “el-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı eserden ihtisar edilerek yazılmıştır. 16. Kitabu’l-Hutab: Bu eser, Cuma hutbelerini içeren bir kitaptır. Kitap, hutbenin birinci bölümünden on dokuz, ikinci bölümünden iki, ayrıca yağmur duası için yazdığı bir adet hutbeyi içermektedir. Kitapta ayrıca bir dua da bulunur. Hutbeler genel olarak dünya ve ahret hayatı üzerine yazılmış olup, Allah’a ibadet, cihad, takva, ahret hayatına hazırlık, kurban ve ramazan hutbeleri, tövbe, ölüm ve nefis terbiyesi, tevazu, zühd, hayâ, emanet ve doğruluk, kan davası, kıyametin alametleri v.b. konularda yazılmıştır. Eser, özgünlüğünün yanında edebi sanatlarla süslenmiş olması ve önemli konuları veciz ve etkileyici bir şekilde ifade etmesi bakımından önem taşımaktadır. 17. Et-Teb’îd ilâ Antalya ve’s-Seyâha fî Diyâri’l-İslâm: Bu eser, 1925 yılında Şeyh Said Ayaklanmasıyla bağlantılı olduğu gerekçesiyle Şeyh Mahmûd’un bu yılda başlayan ve üç yıl süreyle devam eden sürgün hayatındaki günlüklerinden oluşmaktadır. Eserin yazılış tarihi h. 1341/1925 olarak kaydedilmiştir. Şeyh Mahmûd eserin yazılış sebebini kitabının mukaddimesinde şöyle ifade etmektedir: “Ne zaman ki Allah şu fakire İslam diyarında seyahat etmeyi takdir etti, gözlerin şahit olduğu, kulakların duyduğu bazı olayları, bir zaman sonra hatıra olsun diye zikretmeyi ve yazmayı istedim.” Eser, üç yıllık sürgün hayatının günlüklerini içermektedir. Eser, dönemin olaylarına ışık tutması ve tarihi belge değerini taşıması açısından son derece önemlidir. 18. Es-Seyâha ilâ Haleb ve Beyrut: Yazar bu eserde büyük oğlu Molla Ahmed’in tedavisi için önce Haleb’e ardından da Beyrut’a gittiği ve dokuz ay süren seferindeki hatıralarını konu edinmektedir. 19. Kitâb fi’l-Bahs ‘an Mesâile Müteferrika: Temel İslâm Bilimleri alanlarının bazı tartışmalı meselelerini konu edinen bu eser, yazar tarafından hicri 1358 yılında Diyarbakır’da sürgün döneminde iken kaleme alınmıştır. 20. Talikâtları: Şeyh mahmûd, kendisine ait birçok kitaba talikât ve haşiyeler yazmıştır. Kendisi medresede okutulan Arapça, Kürtçe ve Farsça dillerinden Nahiv, Sarf, Edebiyat ve diğer ilim dalları ile ilgili Gülistan, Risaletü’l-Vad, Sadinî, Molla Cami, Usulü’l-Akaid, Cemü’l-Cevami’, Tecvîd ve daha birçok kitabın üzerine yazmıştır. Bu husus, onun müdekkiklik yönünü göstermesi ve müşkül konularda sonraki müderrislere kolaylık sağlaması açısından önem taşımaktadır. 21. Şiir Divanı: Şeyh Mahmûd’un bu dîvanı Arapça, Farsça ve Kürtçe yazdığı şiirlerden meydana gelmektedir. Not PROF DR KADRİ YILDIRM KÜRT MEDRESELERİ VE ÂLİMLERİ KİTABINDADA  ALINMIŞ.