1 Mart Tezkeresi denilince, malum, 1 Mart 2003’te TBMM’de reddedilen Irak’a kuzeyden (yani Güneydoğu Anadolu’dan) cephe açmak için 62 bin ABD askerinin ve hava/kara silahlarının Türkiye’de konuşlanmasına izin talep eden hükümet tezkeresi anlaşılıyor. 1 Mart 2003 Tezkeresi İçtüzük 146. Maddede tanımlanan “karar yeter sayısına” (katılımcıların salt çoğunluğuna) ulaşamayarak 1 Mart 2003’te reddedilen savaş tezkeresi AKP yönetimini ABD’nin muhtemel misillemeleri karşısında ciddi bir paniğe sevk etmişti. ABD, bu tezkerenin geçmesi halinde Türkiye'ye, sunacağı askeri kolaylıklar karşılığında, ya 8 milyar dolarlık bağış ya da 32 milyar dolarlık uygun koşullu kredi verme teklifinde bulunmuştu ve şimdi o da uçup gitmişti! Peki bu tezkere Meclis’ten geçmiş olsaydı ne olurdu? Türkiye ABD’nin 2003’teki ikinci Irak saldırısına topraklarını açmış, bir komşu ülkeye aktif bir askeri saldırının parçası olmuş, geleneksel ilkelerine (“yurtta barış, dünyada barış” ve komşularıyla iyi geçinme politikalarına) tamamen son vermiş olurdu. Zaten bu tezkereye göre TSK da ABD ordusu denetiminde Kuzey Irak’a sokulabilecek, ancak saldırı görmedikçe PKK’ya bulaşmayacaktı. Ülkeye giren ABD askerlerinin belki de tamamen geri çekilmeyeceği, en azından Güneydoğu Anadolu’da kimi askeri üslerin hâlâ varlığını sürdürdüğü ve bölgenin siyasi haritasının şekillenmesine oradan müdahale ettiği bir yapı miras kalmış olacaktı. Arap ülkeleriyle ve halklarıyla ilişkilerimiz de onarılamaz yaralar almış olabilecekti. Ama bu tezkerenin (CHP öncülüğünde ve kimi AKP’li milletvekillerinin de katkısıyla) geri çevrilmesi, TBMM’ye büyük itibar kazandırması yanında AKP yönetimi ve Erdoğan’a da dünyada ve özellikle Arap-Müslüman aleminde hak etmediği bir prestij kazandırmıştı. Ama AKP yönetimi bu prestijin gereğini yapacak konumda olmadığından koşullar bu tarihten sonra Türkiye aleyhine gelişti. Türk askerlerinin başına (Temmuz 2003’te Irak’ta) çuval geçirilmesi gibi kaba bir Amerikan intikamcılığına ‘nota’ bile verilememesi kamuoyunun gündemine oturmuş, Erdoğan’ın danışmanının "deliğe süpürmeyin, kullanın" ifadesiyle ABD’ye yeni taviz fırsatları sunulduğu birinci elden hatırlatılmıştı. Bunlar sakız gibi çok çiğnendi. Ama bazı gelişmeler perdelendi. Ret olayından sadece 17 gün sonra, 20 Mart 2003'te ABD hava güçlerinin Türkiye hava sahasını kullanmasına ve TSK güçlerinin Irak'a yerleştirilmesine izin verilmesine ilişkin yeni bir tezkere TBMM'den geçirilebilmişti. ABD’nin aşağılamalarına rağmen ABD'ye yaranma politikasından vazgeçilmemiş, A. Gül ve A. Babacan, Meclis'in bilgisi dışında, Eylül 2003'te 1 milyar dolar karşılığında yeni bir teslimiyet anlaşması imzalamıştı; ancak CHP'nin bunu teşhir etmesi üzerine geri adım atılmıştı. ABD’nin TSK’yı hedef tahtasına koyması sonrasında iktidar henüz yargı şiddetine başvurmadan önce orduda ayıklamalar (erken emekliliğe ayırma, istifaya zorlama) hız kazandı; sonrasında zaten FETÖ-iktidar işbirliğiyle, Ergenekon-Balyoz gibi tasfiye operasyonlarıyla, hapis-emeklilik ikilemiyle ABD’ye karşı dik durabilecek tüm subaylar ayıklandı. AKP içinden tezkereye ret oyu vermiş olanlar da Erdoğan ve ekibi tarafından ayıklandılar, bir daha listelere alınmadılar. O kadar ki, gizli Meclis tutanaklarının 23 yıldır açıklanmasına engel olmalarına karşın, bu listeleri ele geçirip tümünü tasfiye ettiler. Sonraki milletvekili seçimlerinde bu tür fireleri önleyecek tercihlere yöneldiler. Böylece izleyen dönemlerde AKP yürütmesi AKP yasama grubunu giderek daha fazla kontrol altına aldı. Böylece 1 Mart tezkeresi olayı bir istisna olarak kaldı. İstisna olarak kalmasının yanında, tekrarının önlenmesi için Türkiye 2017 anayasasıyla başkanlık rejimine yöneldi. Yani 1 Mart’ın hakkı verilemeyince, içerde yeni-despotizmin tırmanmasının örtülü bir gerekçesine dönüşebildi. ABD başta olmak üzere dış güçler, uluslararası sermaye bu dönüşümün hız kazanması için başı çektiler. Yerli sermaye biraz arkadan geldi; tıpkı 1980’lerin ikinci yarısı ve 2000 sonrasındaki özelleştirmelerde yabancı sermaye ve onların temsilcisi uluslararası mali kuruluşların başı çekmesi gibi. 28 Şubat 2026: Emperyalist ve Siyonist Saldırı Batı’nın sözüm ona “liberal demokrasilerinin” kışkırtıcı işbirliğini de arkasına alarak Filistin halkına karşı yapılan soykırım ve topraklarından sürülme zorbalıkları elbette hiç unutulmayacak. Ama bu zorbalıkları yapabilmek ve kalıcı kılabilmek için Filistin dostu ülke ve siyasi hareketlerin tasfiyesi, İran’ın bölgedeki uzantılarının kolunun/kanadının kırılması, Rusya’nın geriletilmesi, laik/bağımsız yönetim yapılarının ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bunu 2023 Ekim’i sonrasında hızlandırılmış bir programla uygulamaya koydular. Haziran 2025’te İran’a karşı 12 gün süren İsrail-ABD saldırganlığıyla yeni dönemin yeni hedefini belirlediler. 28 Şubat 2026 tarihi bu kez ABD emperyalizminin ve İsrail Siyonizm’inin İran’a son bir yılda ikinci pervasızca saldırısı olarak akıllara kazındı. Bölgenin ulus devletlerini çökertmek, parçalamak, İsrail ve ABD için sorun çıkarmayacak rejim değişikliklerine zorlamak için sürdürülen bu barbarlıklar, bölgede pro-amerikan ve pro-İsrail bir rejimler yumağı yaratmanın ileri düzeye varmış hazırlıkları olarak okunabilir. Bu hazırlıklar kanla yazılıyor ve yazılacak. Ama bunlara tepkiler de şiddet unsurunu kuvvetle içermeden olmayacak; dünya ve bölge artık daha az huzurlu, daha az güvenli bir hale gelecek. Özellikle İsrail ve vatandaşları için. Her barbarlığın önünde sonunda bedelleri olur. Geriledikçe saldırganlaşan ABD emperyalizminin eşkıyalıkları Ortadoğu bölgesiyle sınırlı değil. Venezuela şimdiden ABD’nin 2026’daki ilk vakası olarak tarihe yazıldı. Bunu şimdilerde Küba’nın enerji hatlarının tamamen kesilmesine ve Küba devriminin boğulmasına yönelik saldırganlıklar izliyor. On yıllardır süren ablukalara rağmen 21. yüzyılda hâlâ sosyalizmin bayrağını kahramanca dalgalandıran Küba’yla ve onun onurlu halkıyla dayanışmamızı sürdürmek, birinci önceliğimiz olmaya devam ediyor. 3 Mart Devrim Yasaları Bugün 3 Mart ve Devrim Yasalarını anmadan olmaz. “Eğitim ve Öğretim Birliği”, “Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kapatılması”, “Halifeliğin kaldırılması” yasalarının kabul edildiği bu tarih, laik cumhuriyetin de temelini oluşturmakta. Ama anayasal koruma altında olan bu kazanımlar, gerici AKP iktidarı döneminde tam bir saldırı altına alınmış durumda. Özellikle eğitim-öğretim sistemi en yoğun anti-laik saldırıların hedefi konumunda. Buna karşı çıkan aydınlar, öğretmenler, veliler, öğrenciler hedef alınmakta, onların mücadelelerini kırmak için yargı sopasına başvurulmakta, uydurma soruşturmalar açılmakta. Bunun karşısında tüm gücümüzle durmaya devam edeceğiz elbette. Bu bağlamda 21 Şubat 2026’da yapılan Yedinci THTM Genel Kurulu’nda da okunan THTM Yürütme Kurulu’ nun son bildirisini buraya aktarmanın tam sırası olabilir: THTM: Cumhuriyetin en önemli kazanımı laikliktir AKP, kuruluşundan bu yana din sömürüsünü hem iktidara tutunma aracı olarak hem de laik Cumhuriyete saldırı aracı olarak kullandı. Din-devlet ayırımını ortadan kaldırmakla yani kurumsal yapıları dine alet etmekle yetinmedi, kendi din anlayışını tüm topluma, toplumsal yaşamın bütün alanlarına dayatmaya da yöneldi. Şeriat devletine karşı çıkmak Anayasaya temelden aykırı olarak suçlamalar/keyfi gözaltılar konusu yapılabilirken, anayasal hükümlere dayalı laikliği savunmak adeta fiili bir suç kategorisine dönüştürülmek istenmekte. Şimdi de Ramazan ortamı fırsat bilinerek ilk ve orta öğretime, hatta ders saatlerinin ibadet saatlerine uydurulması talep edilerek yüksek öğretime yeni din ayarları verilmeye çalışılmakta. Saldırılarının odağındaki eğitim kurumları, eğitim sistemi, eğitim emekçileri ve öğrenciler her zaman ana hedefler oldu. Mevcut milli eğitim bakanı, bürokrat olduğu dönemden itibaren bu saldırıların koçbaşı olarak görev yaptı. Bu şeriatçı özlemlere dur demeye, iktidarı anayasal laiklik sınırları içine çekmeye çalışanlar, Eğitim-İş Sendikası yöneticileri, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” metninin imzacıları ve tüm diğer laiklik savunucuları ise hedef tahtasına konulmakta, Cumhurbaşkanınca “azgın bir güruh” olarak yaftalanmakta, milli eğitim bakanı tarafından haklarında soruşturma açmakla tehdit edilmektedir. THTM, kuruluş amacının birinci ilkesini oluşturan laiklik konusundaki ödünsüz mücadelesini ve bu mücadeleye katkı veren, sesini yükselten her çevre ile dayanışmasını kararlılıkla sürdürecektir.