Selim SEZER - İstanbul Gedik Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi ABD İran’a yeni saldırılmış olsa da, bu savaşın hazırlığı 20 yıldır yapılıyor. Geçen yaz aylarında yaşanan "12 Günlük Savaş" aslında bunun bir ilk denemesiydi. Ama özellikle İsrail’in 2000’li yılların başından beri İran’a yönelik yıkıcı bir savaş yöneliminde olduğu ve bunun için ABD’yi ikna etmeye çalıştığını herkes biliyordu. Her ne kadar bazı ilk açıklamalarda bunun sayılı günler sürecek bir operasyon olabileceği söylense de, bunun çok uzun vadeli sonuçları olacak. ABD ve İsrail, yönetimin tüm üst kademesini, hem askeri anlamda hem siyasi anlamda ortadan kaldırmak, hatta beraberinde alternatif olarak mevcut yöneticilerin yerine geçebilecek fakat ABD ve İsrail’le uyum içinde çalışması beklenmeyen başka figürleri de yok etmek istiyor. İran’ın kendileriyle uyumlu bir çizgide yönetilebileceği bir rejim değişikliğine giriştiler. BÖLGESEL ÇATIŞMA ABD’nin ve İsrail’in bütün amaçlarına ulaşması, İran’ın da herhangi bir direnç gösterememesi söz konusu olamaz. Hedef kalıcı bir rejim değişikliği gibi göründüğü için bunun gerçekleşebilmesi çok uzun bir süreye yayılacağından, bu yönde ısrar edilmesi ve geri adım da atılmaması halinde uzun süreli bir çatışma olacaktır. Çatışmanın bölgesel bir nitelik kazanması, farklı ülkelerin ve farklı aktörlerin de savaşa girmesi muhtemel. Şu anda da Hizbullah’ın, Haşdi Şabi’nin bu çatışmaya dahil olduğu, Körfez ülkelerinde isyan benzeri süreçler görülüyor. Dolayısıyla önümüzde çok uzun vadeli, çok boyutlu bir çatışma ve muhtemel bir iç savaş süreci gözüküyor. ABD ve İsrail, yönetimin yerine geçebilecek başka kişileri de ortadan kaldırmaya çalışıyor. Mahmud Ahmedinejad’ı da hedef aldılar örneğin. Ahmedinejad eski Cumhurbaşkanı, o da İslami bir çizgide fakat Hamaney ile ters düşen bir kişiydi. Solcuların da hedef alındığı söyleniyor. BATI YİNE ŞAŞIRTMADI Batı ülkelerine baktığımızda ise hepsi ABD ile bir müttefiklik ilişkisi içinde olan, aynı zamanda İsrail ile yakın siyasi, ticari, askeri bağları olan, aynı zamanda yıllardır da İran karşıtı bir pozisyonun içerisinde yer alan ülkeler. Bu ülkelerin zımni bir şekilde ABD-İsrail’e destek veren bir tutumda olması şaşırtıcı değil. Rusya ve Çin gibi karşı taraftaki aktörlerin ise henüz ciddi bir karşılık vermediği görülüyor. Çin büyük jeopolitik çatışmalara dâhil olma eğiliminde değil. Rusya ise dört yıldan beri devam eden Ukrayna savaşına odaklanmış olduğundan başka çatışma alanlarına girmeye niyetli değil. Dolayısıyla bu iki ülkenin vereceği tepkiler diplomatik alanla sınırlı kalacaktır; Batı ülkeleri ise ABD ve İsrail’in yanında, İran’ın da karşısında yer alacaktır. Türkiye’nin barındırdığı Amerikan üsleri göz önüne alındığında, İran’ın bu üsleri hedef alma ihtimali teorik olarak masada duruyor. Ancak bu durumun İran ile doğrudan bir karşı karşıya gelişi tetikleme riski bulunmuyor. İran’ın Türkiye ile ilişkilerini koruma eğilimi ve Ankara’ya Körfez ülkelerinden daha farklı, yapıcı bir yaklaşımla yaklaşması, bu tür bir askeri yönelimin gerçekleşme ihtimalini zayıflatıyor. RİSK BÜYÜYECEK Türkiye’nin bu süreçteki tutumu, Dışişleri Bakanlığı ve ilgili yönetim organlarının açıklamalarında net bir şekilde görülüyor. Ankara, krizin başından bu yana "orta yolcu" bir diplomasi izliyor ve çözümün ancak diplomatik yollarla mümkün olduğunu vurguluyor. Bu rasyonel yaklaşım nedeniyle, Türkiye’nin kısa vadede doğrudan sıcak çatışmanın tarafı haline gelmesini beklemiyorum. Doğrudan bir çatışma riski düşük görünse de, savaşın uzaması durumunda Türkiye’nin dolaylı fakat ağır sonuçlarla karşılaşması muhtemeldir. Çatışmaların kronikleşmesi halinde, Suriye iç savaşında yaşanana benzer şekilde İran üzerinden Türkiye’ye yoğun bir mülteci göçü dalgası başlayabilir. Ayrıca bölgedeki istikrarsızlığın yaratacağı iktisadi sarsıntılar, Türkiye ekonomisi üzerinde baskı oluşturabilir. Sonuç olarak, Türkiye kısa vadede çatışmanın dışında kalsa da, bölgedeki kaygan zeminler ve savaşın derinleşmesi durumunda hem insani hem de stratejik açıdan ciddi sınamalarla karşı karşıya kalabilir.