Çıksın süpürgeler ortaya!

2021 tarihli bir film, She Will, nasıl olduysa beş yıl boyunca gözümden kaçmış, ancak geçen hafta izleyebildim. İyi ki de izlemişim; uzun zamandır gördüğüm en iyi kadın filmlerinden (kadınların yazıp yönettiği kadın hikâyeleri) biri bu. ‘Giallo’ denen bol kanlı İtalyan korku filmlerinin üstadı Dario Argento’nun yapımcılığını üstlendiği, Charlotte Colbert’in yönettiği film, İskoçya’da dağ başında, izci kampına benzer bir terapi merkezinde geçiyor. Meme kanseri nedeniyle çifte mastektomi operasyonu geçiren -iki memesi de alınan- eski film yıldızı Veronica Ghent, nekahet dönemini geçirmek için genç hemşiresi Desi ile birlikte buraya geliyor. Veronica, herkesten uzak durmaya çalışan yaşlı ve huysuz bir kadın. Hemşire Desi’yi sürekli azarlıyor ve aşağılıyor. Hiç kimseye karşı minnet duygusu taşımıyor. Senaryo, başlangıçta bu tavrın kibirden kaynaklandığını sanmamızı sağlıyor, ama öykü ilerledikçe, Veronica’nın ‘kadınlık travmaları’yla boğuştuğunu anlıyoruz. Terapi merkezinin bulunduğu bölgenin toprağı, önce cadı oldukları gerekçesiyle yakılan kadınların külleriyle, sonra da Sanayi Devrimi’nin kömür ihtiyacını karşılamak için didinen madencilerin teri ve kömür tozuyla kararmış. Ne yazık ki İskoçya’nın gerçekten de batıl inançlarla örülü bir tarihi var. Özellikle 1450-1750 arası 300 yıllık dönemde cadı oldukları gerekçesiyle yargılanıp öldürülen kadınların tam sayısı bilinmiyor, sadece ‘binler’den söz ediliyor.* İşte bu terapi merkezi de böyle bir tarihin göbeğinde kurulmuş. Ana tanrıça kültlerinden bu yana en ‘görünür’ dişilik unsurları olan memelerinden, yani bebek emzirme yeteneğinden yoksun kalmış Veronica, burada ataerkil tarihin acı izleriyle, hayaletlerle ve kadınlığıyla yüzleşiyor: Veronica Ghent’in içinden bir cadı çıkıyor, kendisinin de aralarında bulunduğu sayısız kadına çektirilen azabın hesabını sormak için... Bu cadının en önemli eylemlerinden biri, hemşire Desi’yi, genç kadını ısrarla bara götürüp sarhoş eden bir erkeğin tecavüzünden kurtarmak ve adamı cezalandırmak oluyor. Sonra da, Veronica’yı 13 yaşında bir kız çocuğuyken istismar eden yönetmenin cezalandırılışını izliyoruz. Şimdi, kesinlikle suçu ve suçluyu övmek gibi bir amacım yok, ama müebbetle yargılanan kadın katilinin cezasını ‘haksız tahrik’ bahanesiyle azaltmak için “Cinsel ilişkiyi reddetmek erkekte elem ve öfke yaratır” gibi korkunç bir cümlenin kurulabildiği bir ülkede yaşıyorsanız, Veronica’nın bu uyanışı ve gazabının yoğun bir ‘arınma’ sağladığını söylemeliyim. ∗∗∗ Benim bu hüzünlü ve aynı oranda meditatif cadı öyküsünü izlememden sadece birkaç gün önce (17 Şubat) Hindistan’ın Jharkhand eyaletinde bulunan Kudasai adlı bir köyde, Jyoti Sinku adında 32 yaşında bir kadın, 2 aylık bebeğiyle birlikte, cadı olduğu gerekçesiyle yakılarak öldürüldü. Söylenenlere bakılırsa suçu, yaptığı büyülerle köyde bazı ineklerin ölümüne ve bir adamın hastalanmasına yol açmaktı. thehindu.com ve hindustantimes.com’daki haberlere göre (18 Şubat 2026), anne ile bebeğini öldüren kalabalıktan dört kişi, Hindistan Ceza Yasası’nın (BNS-Bharatiya Nyay Sanhita) üç maddesinden yargılanmak üzere tutuklandı. Maddelerin ilki cinayetle (103/1: “Cinayet işleyen kişi ölüm cezası veya ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılır ve ayrıca para cezasına da çarptırılır.”), ikincisi delil karartma ve yalan ifadeyle (238a: “Bir suçun işlendiğini bilen ve suçluyu yasal cezadan koruma niyetiyle o suçun işlendiğine dair herhangi bir delili ortadan kaldıran veya bu niyetle herhangi bir yanlış bilgi veren kişi, eğer işlendiğini bildiği suç ölüm cezası gerektiriyorsa, yedi yıla kadar hapis cezası ve ayrıca para cezası ile cezalandırılır.”), üçüncüsü ise suç ortaklığıyla ilgili (61/2). Görüldüğü gibi bu maddelerin hiçbiri, bir köy dolusu batıl inançlı insanın bir araya gelip kucağında bebeği olan bir kadını üstüne gazyağı dökerek yakmasıyla ilgili değil... Gerçi 103. maddenin 2. bendinde “Beş veya daha fazla kişiden oluşan bir grubun ırk, kast veya topluluk, cinsiyet, doğum yeri, dil, kişisel inanç veya başka herhangi bir gerekçeyle birlikte cinayet işlemesi durumunda, bu grubun her üyesi ölüm cezası veya ömür boyu hapis veya en az yedi yıl hapis cezası ile cezalandırılır ve ayrıca para cezasına da çarptırılır.” deniyor ama, olaya bakan savcı, iddianamede bu bendi hatırlatmıyor bile! ∗∗∗ Oysa daha geçen yılın Temmuz ayında, Bihar eyaletindeki bir köyde, aynı aileden beş kişi yine cadılık ‘suç’lamasıyla ve yine yakılarak katledilmişti. Dahası, Ulusal Suç Kayıt Dairesi’nin pek güncel olmayan bir raporuna göre, 2000-2016 arası dönemde, çoğu kadın olan 2500 kişi cadılık suçlamasıyla linç edilerek öldürülmüş... Gezegenin batısının zifiri karanlık yollardan geçip nihayet 300 yıl önce geride bırakmayı başardığı ölümcül batıl inançlar, gezegenin doğusunda hâlâ tüm gücüyle hüküm sürüyor... Hayır, tabii ki İskoçya’da da hâlâ yoğun bir ataerkil kültür var, ama hiç değilse ‘cadı’ deyip yakmayı veya “Kemiklerini kırmadan, iz bırakmadan kadınlarınızı dövebilirsiniz!” demeyi bıraktılar. Atom çağını, uzay çağını, bilgisayar, yapay zekâ ve kuantum çağlarını yaşamış insanlığın 2026 yılında hâlâ böyle karanlıklarla boğuşmasının verdiği bir utanç duygusu var, biliyorsunuz; “Biz bu kadar aşağılık bir canlı türü müyüz?!” tümcesiyle özetlenebilecek bir utanç duygusu bu... Şu meşhur ‘cadı süpürgesi’yle süpürülmesi gereken, gelecek kuşakların bilmemesi gereken bir utanç duygusu... * Konuyla ilgili üç önemli kitap: - The Witches of Fife, Stuart Macdonald, Tuckwell, 2002. - Witch-hunting in Scotland, Brian P. Levack, Routledge, 2019. - Scottish Witches and Witch-Hunters, Julian Goodare, Palgrave Macmillan, 2013.