“Dezenflasyon devam ediyor”

Şubat ayında aylık enflasyon yüzde 2,96 olarak açıklandı. Bakan Şimşek, bu tabloyu “ aşağı yönlü eğilimin sürdüğünün göstergesi ” olarak yorumlamakla yetindi. Temel mal enflasyonunun yüzde 16,6’ya gerilemesi ve hizmet enflasyonunun 47 ayın en düşük seviyesi olan yüzde 40’ın altına inmesi bu sözlerin dayanak noktaları. Ancak mesele yalnızca teknik göstergelerin kâğıt üzerinde ne söylediği değil. Bu ülkede yaşayan milyonlar için mesele, hayatın ta kendisi. Merkez Bankası’nın Şubat Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu ara hedefi yüzde 16’da sabit tutulurken enflasyon tahmin aralığının yüzde 15–21’e yükseltilmesi bile başlı başına bir sinyal. Bu durum, dezenflasyon patikasının öngörüldüğü kadar pürüzsüz ilerlemediğini gösteriyor. Daha çarpıcı olan ise petrol varsayımı. Jeopolitik risklerin sınırlı kalacağı kabulüyle petrol fiyatı beklentisinin 60 dolar civarına çekilmesi, rapor yayımlandığı anda bile fazlasıyla iyimserdi. Küresel tansiyonun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde enerji fiyatlarını aşağı yönlü varsaymak, temkinli merkez bankacılığı refleksiyle bağdaşmıyor. Nitekim rapordan hemen sonra Orta Doğu’daki gerilim tırmandı, petrol 80 dolara dayandı ve 100 dolar senaryosu yeniden masaya geldi. Dezenflasyon stratejisinin en kritik dışsal değişkenlerinden biri olan enerji fiyatında bu ölçüde iyimser bir varsayım yapmak, tüm projeksiyon setini kırılgan hale getiriyor. Enerji ithalatçısı bir ekonomi için 80 dolar ve üzeri petrol fiyatı taşımacılık, üretim maliyetleri ve nihayetinde gıda fiyatları üzerinden zincirleme bir maliyet baskısı demek. Enerji kalemindeki yıllık artış zaten yüzde 28 düzeyinde ve artacak. Eşel-mobil önerisi son 10 gündür dilendirilirken Şimşek’in de gündemine alındığını açıklamasından anlıyoruz. Fakat yüksek verginin de etkisiyle mazot fiyatı 70 liraya yaklaştığında, “gıda fiyatları hava koşullarına bağlı olarak telafi edilecek” demek iktisadi bir analiz değil tabi. Trajikomik bir temenniden ibaret. Resmi açıklamada gıda fiyatlarının uzun dönem ortalamasının üzerinde artmasının “geçici” olduğu vurgulanıyor. Ancak son iki ayda gıda fiyatlarında yüzde 14’lük çift haneli artış ve özellikle taze meyve-sebzedeki yüzde 43 gibi muazzam sıçrama, arz tarafındaki kırılganlığın yapısal olduğunu düşündürüyor. Çiftçinin üretimden çekildiği, girdi maliyetlerinin döviz ve enerjiye bağımlı olduğu bir ortamda, sadece yağışa bağlanan bir iyimserlik inandırıcı değil. Eğer tarım politikasında çiftçiyi güçlendirecek, üretimi artıracak, lojistik ve depolama zincirini iyileştirecek planlamaya dayalı bir dönüşüm yoksa, gıda enflasyonu kalıcı bir risk. Özel kapsamlı TÜFE göstergelerine bakıldığında çekirdek enflasyonda belirgin bir yavaşlama var. Özellikle temel mal grubu yıllık yüzde 17’de ve düşüş eğiliminde. İyi de enerji fiyatlarındaki artış kalıcı olursa mal fiyatları ne olacak? Hizmet enflasyonunda da zirve geride kalmış görünüyor. Ancak burada da iki kritik nokta var. Birincisi, hizmet enflasyonu hâlâ yüzde 40’a yakın bir seviyede ve tarihsel olarak çok yüksek. İkincisi, aylık momentum tam anlamıyla sönümlenmiş değil. Üstelik enerjiye bağlı mal fiyatlarında kıpırdanma olduğunda hizmet fiyatlarının da yükselmeye başlayacağını artık hepimiz biliyoruz. Finans piyasası için bu tablo yeterli olabilir. Ancak geniş toplum kesimleri için belirleyici olan manşet enflasyon ve özellikle gıda-kira-enerji üçgeni. Kira artış oranı yüzde 50’nin üzerindeyse bu büyükşehirlerde barınma krizi derinleşiyor demek. Sabit gelirli için enflasyon, istatistiki bir oran değil; ay sonunu getirememe sorunu. Üç yıldır süren yüksek enflasyon, gelir dağılımını bozarak çalışan ve emekli yoksulluğunu görünür biçimde artırdı. Ücret ve maaş artışlarının yüzde 16’lık bir enflasyon hedefine göre belirlenmesi, gerçekleşen enflasyonun bunun çok üzerinde seyrettiği bir ortamda reel kayıpları büyütüyor. Enflasyonla mücadele programının maliyeti, büyük ölçüde sabit gelirlilerin sırtına yüklendi. Para politikasının ücreti kesime yüklenerek talep koşullarını baskılamasıyla enflasyonu düşürme stratejisi belirli ölçüde sonuç veriyor olabilir. Ancak bu yaklaşımın yarattığı köklü sosyal yükün ötesine ekonomik yan etkileri var: kredi daralması, yatırım iştahında zayıflama, iç talepte dengesiz soğuma sonucu hedef enflasyona varamama gibi. Üstelik dezenflasyonun kalıcı olabilmesi için sadece talebi kısmak yetmez; arz tarafında verimliliği artıracak, rekabeti güçlendirecek ve maliyet şoklarını sınırlayacak yapısal adımlar gerekir. Jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde petrol fiyatlarını kontrol etmek mümkün değilse, maliye politikasının rolü daha kritik hale gelir. Enerji ve gıda şoklarının dar gelirli üzerindeki etkisini hafifletecek hedefli destek mekanizmaları olmadan, teknik dezenflasyon toplumsal bir rahatlama yaratmaz. Bugün karşımızda iki farklı enflasyon hikâyesi var. Birincisi, çekirdek göstergelerin anlattığı, para politikasının çalıştığını gösteren teknik hikâye. İkincisi ise hanelerin mutfağında, kira sözleşmesinde, elektrik faturasındaki gerçeklik. İktisat politikası da siyaset de bu iki hikâyeyi birbirine yaklaştırabildiği ölçüde başarılı sayılabilir. Enflasyonla mücadele yalnızca faiz artırarak ve beklenti yönetimiyle yürütülemez. Tarımda üretim planlaması, enerji bağımlılığını azaltacak yatırımlar, rekabetçi piyasa yapısı ve adil gelir politikası olmadan, enflasyonla mücadele kırılgan kalır. Aksi halde her jeopolitik gerilimde, her kur şokunda ya da her kuraklıkta yeniden başa dönülür. Şu anda işte bu dönemdeyiz.