Yıllarca obezite sadece “Az hareket etmek ve çok yemek” denklemiyle açıklanmaya çalışıldı. Oysa bugün biliyoruz ki genetik yatkınlık, biyolojik mekanizmalar, psikolojik faktörler ve en önemlisi içinde yaşadığımız obezojenik çevre bu tablonun ana mimarları arasında. Obezite aslında bir irade sınavı değil, kronik bir hastalık. 2026 yılında hâlâ bu konuyu konuşuyor olmamızın sebebi, sorunun kökenindeki eşitsizliği yeterince ele almamış olmamız. 4 Mart Dünya Obezite Günü tam bu noktada uyarı niteliğinde. Dünya Obezite Federasyonu öncülüğünde belirlenen bu yılın ana mesajı ‘Obeziteye Karşı Harekete Geçmek İçin 8 Milyar Neden’ mottosuyla ele alınıyor. Bu ana mesaj çerçevesinde obezitenin çağımızın en önemli sağlık ve eşitlik sorunlarından biri olduğu ve hep birlikte bu durumu değiştirebilecek güce sahip olduğumuz çağrısı yapılıyor. Sağlıkta eşitlik Obezite ile mücadelede 2026 vizyonunun merkezinde eşitliğin yer almasını çok kıymetli buluyorum. Sosyo-ekonomik düzeyi ne olursa olsun her bireyin taze, güvenilir ve besleyici gıdaya uygun fiyatla ulaşma hakkı bulunduğu unutulmamalı. Sağlıklı beslenme bir ayrıcalık değil, temel bir insan hakkı. Ancak günümüzde birçok kişi, ‘obezojenik çevre’ olarak tanımlanan koşullar içinde yaşamını sürdürüyor. Obezojenik çevre, bireyleri kilo artışına yatkın hâle getiren; sağlıksız ve enerji yoğun gıdalara erişimi kolaylaştırırken fiziksel aktiviteyi zorlaştıran sosyal ve ekonomik çevre koşulları olarak ifade edebilirim. Ucuz ve enerji yoğun besinlerin yaygınlığı, yoğun çalışma temposu, güvenli hareket alanlarının yetersizliği ve sağlıklı gıdaların yüksek maliyeti bu çevrenin temel bileşenlerindendir. Bu koşullar altında sağlıklı seçim yapmak bireysel bir irade meselesi olmaktan çıkar, yapısal bir mesele hâline gelir. Obeziteyle mücadelede gıda politikaları, şehir planlaması, ekonomik düzenlemeler ve eğitim programları da gündemde olmalıdır. Geleceğin sağlığıbugünden şekillenir Obezite, Avrupa’da en yüksek oranlara sahip ülkeler arasında ilk sırada yer alıyor. Okul çağındaki çocuklarda aşırı kilo ve obezite oranları 1975’te yüzde 4 iken 2022’de neredeyse yüzde 20’ye yükseldi. Çocukluk çağı obezitesindeki artış, halk sağlığı açısından en kaygı verici başlıklardan biri hâline gelmiş durumda. Çünkü çocukluk döneminde başlayan kilo artışı, erişkinlikteki metabolik sağlığı da doğrudan etkiliyor. Bu nedenle çocukluk çağında beslenme alışkanlıklarını olumlu yönde dönüştürmek kıymetli. Journal of Human Nutrition and Dietetics dergisinde yayımlanan araştırmada, yüksek şekerli içecek tüketimi ile ergenlerde anksiyete belirtileri arasında tutarlı bir ilişki bulunduğu ortaya konmuş. Gazlı içecekler, enerji içecekleri ya da tatlandırılmış meyve suları gibi yüksek şeker içeren içeceklerin yalnızca obezite ve metabolik sorunlarla değil; psikolojik sağlıkla da bağlantılı olabileceğine işaret ediliyor. Bireysel yol haritası Özetle obezite yönetimi, sürdürülebilir ve gerçekçi yaşam değişiklikleriyle mümkündür. Bununla birlikte davranışsal destek sürecin önemli bir parçasıdır. Duygusal yeme davranışı, stresle baş etme güçlükleri ve yerleşmiş alışkanlıkların dönüşümü için gerektiğinde psikolojik destek sürece dahil edilmelidir. Fiziksel aktivite ise yalnızca kalori yakma aracı olarak değil, metabolik sağlığı destekleyen, kas kütlesini koruyan ve yaşam kalitesini artıran bir unsur olarak değerlendirilmeli. Yetişkinler için haftada en az 150-300 dakika orta şiddetli fiziksel aktivite önerilirken, çocuk ve ergenlerde günde en az 60 dakika orta-yüksek şiddette hareketlilik önerisini hatırlatmakta fayda var. Tüm bu sürecin multidisipliner bir yaklaşımla ele alınması gerektiğinin de altını çizmek istiyorum. Obezite yönetimi ancak beslenme uzmanı, hekim ve gerektiğinde ruh sağlığı profesyonellerinin iş birliğiyle güvenli bir şekilde ilerleyebilir.