Nazi işgali altındaki Hollanda’da 25-26 Şubat 1941’de başlayan Şubat Grevi ( Februaristaking ), Yahudi yurttaşlara yönelik ilk büyük toplu saldırılar ve sürgünler karşısında susmayan liman, tramvay ve belediye işçilerinin koca bir şehri durdurmasıyla başladı. Grev, yalnızca Amsterdam’la sınırlı kalmadı; Zaanstreek, Haarlem ve Utrecht’e de yayılarak işgal koşullarında eşi benzeri görülmemiş bir kitlesel direnişe dönüştü. Yalnızca ekonomik taleplerin değil, insan onurunun, faşizme karşı dayanışmanın ve sınıf bilincinin tarihsel bir ilanıydı. Avrupa’da Nazi işgaline karşı gerçekleştirilen ilk büyük çaplı genel grev olarak tarihe geçti. Savaşın normalleştirilmesi ve Avrupa’nın konumu Birkaç gün önce Zuidkerk’te Şubat Grevi anmasına katıldığım sabah dünya bir kez daha “olağanüstü” ilan edilen bir saldırıyla uyandı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hamlesi, Avrupa’nın ise her zamanki yerini alarak “endişeliyiz” açıklamaları eşliğinde emperyalist hizalamayı yeniden üretmesi, tarihin sürekliliğini bir kez daha gösterdi. Kimi hükümetler İsrail’in “kendini savunma hakkı” söylemini tekrarladı, kimileri “itidal” çağrısı ile aynı çizgiyi diplomatik bir dille yeniden kurdu. Öz değişmedi: Avrupa Birliği yalnızca emperyalist bloğun arkasında saf tutmakla kalmadı, bu saldırgan çizginin siyasi sorumluluğunu da paylaştı. Bu tablo yeni değil. Filistin’de soykırım sürüyor. Küba’ya yönelik abluka, yalnızca Küba halkını değil, aynı zamanda Küba’nın dayanışma içinde destek sunduğu diğer ülke halklarını da etkileyen; milyonlarca insanı doğrudan ve dolaylı biçimde hedef alan, onlarca yıldır sürdürülen sistematik bir kolektif cezalandırma politikasıdır ve fiilen bir soykırım pratiğine dönüşmüş durumdadır. Diplomatik açıklamalar, göstermelik ateşkes çağrıları ve perde arkasında sürdürülen askeri–ticari ilişkiler, Avrupa siyasetinin gerçek yüzünü gizlemeye yetmiyor. “Uluslararası hukuk” yalnızca çıkarlarla uyumlu olduğunda hatırlanıyor; insan hakları söylemi ise jeopolitik bir araç olarak kullanılıyor. Ortaya çıkan tablo, hukukun evrenselliğinden çok güç ilişkilerinin belirleyiciliğini gösteriyor. Savaş bütçeleri, 'özgürlük' söylemi ve yeni dönem Avrupa kapitalizmi bugün ABD merkezli askeri mimariye tam entegrasyon sürecinde. NATO genişliyor, savunma bütçeleri artırılıyor, silah sanayii teşvik ediliyor. Enerji hatları, askeri üsler ve lojistik merkezler genişletiliyor. Almanya’dan Fransa’ya, Hollanda’dan İtalya’ya kadar sermaye blokları savaş ekonomisinin doğrudan bileşeni haline gelmiş durumda. Hollanda’da savunma harcamalarının artırılması “özgürlük” söylemiyle meşrulaştırılıyor ; bütçe açıkları halka kesilen faturayla kapatılmak isteniyor. Bir yanda kemer sıkma, diğer yanda askeri yatırımlar… Savaşın maliyeti topluma, kazancı ise sermayeye. “Özgürlük” burada siyasal bir ilke değil, mali bir çerçeve işlevi görüyor. Savunma bütçesindeki artış toplumsal zorunluluk olarak sunulurken, bu artışın hangi sınıfsal çıkarları beslediği sistemli biçimde görünmez kılınıyor. Güvenlik söylemi üzerinden yapılan şey, kamusal kaynakların savaş ekonomisine tahsis edilmesidir. 85 yıl önce Hollanda’da kraliyet ve hükümet ülkeyi terk ederek “sürgündeki yönetim” ilan etmişti. Ülke içinde ise Nazi işgali kurumsallaşmış, sendikalar tasfiye edilmiş, komünistler ve direnişçiler hedef alınmıştı. Devlet aygıtı yeniden düzenlenmiş, toplumsal alan faşist denetime açılmıştı. Bugün açık bir işgal yok; ancak emperyalist entegrasyon gönüllü bir tercihe dönüşmüş durumda. Yeni hükümet bir yandan Alevi kültür merkezlerini ziyaret ediyor, iftarlarda çorba dağıtarak “toplumsal temas” görüntüsü veriyor. Yumuşak bir dil, kapsayıcı bir üslup… Ancak aynı saatlerde savunma bütçeleri büyütülüyor, Fransa ile nükleer silahlanma olanakları görüşülüyor ve İran’a yönelik saldırılar karşısında emperyalist çizgiyle uyumlu açıklamalar yapılıyor. Diplomatik nezaket perdesinin arkasında militarist hizalanma sürüyor. Burada yapılan şey sosyal temas değil; savaş siyasetinin normalleştirilmesidir. Toplumsal yumuşama görüntüsü ile askeri entegrasyon aynı politik hattın iki yüzüdür. Dün “sürgündeki yönetim” vardı; bugün Hollanda siyasetinin yönetici kademelerinde emperyalist askeri mimarinin gönüllü aktörleri var. Biçimler değişiyor; ama sermaye düzeninin yönelimi değişmiyor. 'Grev! Grev! Grev!' ( Staakt! Staakt! Staakt! ) Tam da böyle bir dönemde, 25 Şubat 1941 sabahı Amsterdam’da elden ele dolaşmış olan bildirilerin anlamı büyüyor. “Grev! Grev! Grev!” Her grev aynı değildir. Kimi ücret içindir, kimi çalışma koşulları için. Ama bazı anlarda mesele ücret değil, düzenin kendisidir. 1941’de olan tam da buydu. Yeraltındaki komünist örgütlenmelerin çağrısıyla üretimi durduran işçiler, ücret pazarlığı yapmadı; doğrudan işgal rejimine yöneldi. Çünkü devlet yalnızca hukuki bir çerçeve değildir; üretim sürecinin sürekliliğine dayanır. Limanlar çalıştıkça, trenler işledikçe, fabrikalar üretmeye devam ettikçe iktidar “normal” görünür. Siyasal grev bu normalin altını oyar. Üretim durduğunda yalnızca ekonomi değil, iktidarın maddi temeli görünür hale gelir. Lojistik zinciri kesildiğinde devletin gücü soyut olmaktan çıkar; emeğe bağımlılığı açığa çıkar. Grev bastırıldı. Komünistler hedef alındı. Rozenoord’da direnişçiler infaz edildi. Ancak Şubat Grevi, Nazi işgali altındaki Avrupa’da gerçekleşen ilk büyük kitlesel grev olarak tarihe geçti ve başka ülkelerin işçi sınıflarına umut oldu. Liman İşçisi ( De Dokwerker ): Lojistiği durduran sınıf Bugün Amsterdam’da Jonas Daniël Meijerplein’de bulunan De Dokwerker anıtı, bir generali değil bir liman işçisini temsil eder. Bu bilinçli bir tercihtir. Liman, modern kapitalist ekonominin düğüm noktasıdır; dolaşımın, sevkiyatın ve ticaretin aktığı yer burasıdır. İşgal koşullarında bu daha da belirgin hale gelir. O günün komünistleri, Nazilerin varlığını gerçekten sarsacak olan hamlenin lojistiği durdurmak olduğunu biliyordu. Çünkü lojistik çalıştığı sürece işgal “normal” görünür. Liman işçisinin üretimi durdurması, rejimin kalbine yönelen maddi bir müdahaleydi. Liman İşçisi bu müdahalenin taşlaşmış ifadesidir. Üniformasızdır. Madalyasızdır. Ama ayaktadır ve hâlâ ayaktadır. Bugün de ders açıktır: Savaş yukarıdan planlanır. Ama aşağıdan durdurulur. Liman işçisi çalışmadığında askeri sevkiyat aksar. Enerji üretimi kesildiğinde savaş makinesi işlemez. Lojistik zinciri kırıldığında emperyal projeler askıda kalır. Şubat Grevi’nin mirası nostaljik bir direniş hatırası değildir; sınıfın tarihsel gücünü hatırlatan somut bir gerçektir. Savaş ekonomisi ancak emek çalıştığı sürece işler. Bu düzen her gün yeniden üretilir ve o yeniden üretimin merkezinde emek vardır. Dolayısıyla mesele yalnızca geçmişi anmak değil, bugünün üretim ilişkileri içindeki konumu kavramaktır. Eğer emek geri çekilirse savaş makinesi durur. Geri çekilmezse “kaçınılmazlık” anlatısı sürer. Nitekim bu yalnızca tarihsel bir varsayım değildir. Filistin’e yönelik saldırılar karşısında Yunan liman işçilerinin askeri sevkiyatları yüklemeyi reddetmesi , İtalya’da işçilerin silah taşımayı durdurmaya dönük girişimleri , lojistiğin sınıfsal bir müdahale alanı olduğunu bir kez daha göstermiştir. Liman, depo ve sevkiyat zinciri yalnızca ticaretin değil, savaşında damarlarıdır. O damarlar kesildiğinde siyaset değişir. Tarihsel eşik tam da burada durmaktadır.