Siyasetin körlüğü

“Risk yönetimi gelecekteki kararlarla değil, şimdi almamız gereken kararların geleceğiyle ilgilidir.” Robert Charette Sağlık Bakanlığı tarafından hastanelerin tehlike sınıfının düşürülmesi girişimi, teknik bir düzenlemeden çok daha fazlasıdır; kamu yönetimi ile siyaset arasındaki görünmez gerilimi açığa çıkaran, devlet kapasitesinin sınırlarını gösteren ve risk kavramının nasıl siyasallaşabildiğini gözler önüne seren tipik bir politika vakasıdır . Bakanlık, bir yandan sağlık sisteminin en riskli alanlarını yönetmekle yükümlü ana kurumdur; diğer yandan aynı risklerin görünmezliğinden beslenen bir idari kültürün taşıyıcısıdır. Yakın geçmişte, hastanelerin çok tehlikeli sınıfından çıkarılması yönünde Bakanlığın attığı adım, aslında Türkiye’de sağlık bürokrasisinin risk yönetimini nasıl algıladığını göstermektedir: Risk; yönetilebilir bir gerçeklik değil, maliyetin arttığı durumlarda ayarlanabilir bir idari değişken olarak görülür. UZUN SÜREN GECİKMELER 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) Kanunu 20 Haziran 2012 tarihinde kabul edildikten sonra, kamu kurumlarının çoğu, hızla uyum adımları atmaya başladı. Sağlık Bakanlığı , yasayı uygulaması gereken en kritik kurumlardan biri olmasına rağmen, sürecin en yavaş ilerlediği, en çok ertelendiği ve en çok tartışma yarattığı yer haline geldi. Bunun nedeni yalnızca idari gecikme değildi; Bakanlığın risk kavramını nasıl algıladığı ve sağlık tesislerinin karmaşıklığını nasıl yönettiğiyle ilgili daha derin yapısal bir mesele vardı. Kanun çıkmış, hükümler belirlenmiş, kamu kurumlarına takvim verilmişti. Ancak Bakanlık, hastanelerindeki risk yapısını tanımlarken hep temkinli, ama aynı zamanda tutarsız bir çizgide durdu. Hastaneler “çok tehlikeli” sınıfında olduğundan, yasa onlara yüksek seviyede işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı, periyodik kontrol ve eğitim yükümlülükleri getiriyordu. Bu yükümlülükler, Bakanlığın hem bütçesel hem yönetsel anlamda taşıması gereken ağır bir sorumluluk demekti. Sağlık sisteminin zaten zorlanan insan gücü yapısı içinde bu yükün nasıl karşılanacağı, yıllarca cevapsız kalan bir soruydu. BEKLE-GÖR STRATEJİSİ Bu nedenle Bakanlık daha çok bekle-gör stratejisi izledi. Yasanın yürürlük tarihleri ertelendikçe, Bakanlık bu ertelemeleri adeta doğal bir tampon gibi kullandı. ‘ Hazırlık yapılıyor ’ ifadeleriyle geçen yıllar boyunca, sahada kayda değer bir uygulama görülmedi. 2014 yılına gelindiğinde, pek çok hastanede ne işyeri hekimi görevlendirilmişti ne de iş güvenliği uzmanı; risk değerlendirmeleri kağıt üzerinde vardı. Sağlık çalışanları her gün kimyasallarla, enfeksiyon ajanlarıyla, radyasyonla iç içe yaşarken, Bakanlık İSG yükümlülüklerini sistemine entegre etme konusunda bir türlü hızlanamadı. Olayın trajikomik özeti şöyleydi: İlgili kanunu en geç uygulamaya başlayan kurum, bu kanuna en çok ihtiyaç duyan kurumdu. Risk yönetimini iç kültürüne işleyemeyen Bakanlık, çareyi 2 Ocak 2026 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesindeki Tehlike Sınıfları Komisyonu ’na başvurarak, kamu hastanelerinin “çok tehlikeli” sınıfından “tehlikeli” sınıfına düşürülmesini talep etmekte buldu. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı, çalışan ve hasta güvenliği açısından ciddi sonuçlara yol açacak olan bu talep, 17 Şubat’ta yapılan komisyon toplantısında 5’e karşı 6 oyla reddedildi. Bu, Sağlık Bakanlığı, üç yıl boyunca benzer bir istekle komisyona gelemeyecek demekti. BİLİME KARŞI SİYASİ AKIL Siyasal açıdan bakıldığında mesele, kamusal riskin bilimsel ölçütlerle değil, mali ve idari yükümlülüklerle dengelenmeye çalışıldığı bir zeminde şekillenir. Hastaneleri “çok tehlikeli” sınıfında tutmak, yüksek düzeyde işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı bulundurmayı gerektirir. Bu yükümlülük, bakanlığın hem bütçesini hem de insan gücü kapasitesini zorlayan bir faktördür. Dolayısıyla tehlike sınıfının düşürülmesi, görünüşte teknik bir düzenlemeymiş gibi sunulsa da özünde maliyet azaltma motivasyonuyla şekillenen siyasal bir tercihtir . Buradaki paradoks, sağlık sisteminin en riskli alanlarını yöneten Sağlık Bakanlığının, aynı riskleri idari olarak hafifletmeye çalışmasıdır. Bunun arkasında, Sağlık Bakanlığının risk kavramına yaklaşım biçimi, riskin görünmez doğasının yarattığı algısal boşluklar ve maliyet-yükümlülük dengesi üzerinden yürütülen kurnaz bir idari hesap vardır. Konu komisyona taşınırken, Bakanlık, hastanelerde ölümcül iş kazalarının nadir olduğunu, personelin önemli bir kısmının klinik dışı görevlerde bulunduğunu ve uluslararası sınıflandırmalarda hastanelerin ağır sanayi ile aynı kategoride yer almamasının daha uygun olacağını ileri sürmüştür. Bu gerekçeler, hastanelerin karmaşık ve iç içe geçmiş risk ağını gözden kaçırmakta; yoğun bakım, ameliyathane, acil servis, sterilizasyon ve laboratuvar gibi birimlerdeki yüksek maruziyet düzeylerini yan unsurlar gibi ele almaktadır. GÖRÜNMEZ TEHLİKE Bakanlığın bu yaklaşımında belirleyici olan, riskin somut sonuçlarına karşı riskin günlük, sessiz varlığını yeterince önemsememesidir. Hastanelerde her gün yüzlerce biyolojik örnek işlenir, aerosol oluşturan işlemler yapılır, radyolojik görüntüleme cihazları çalışır ve sterilizasyon döngüleri sürer. Tüm bunlar, büyük kazalara neden olmadıkları sürece bir başarı değil, sıradanlık olarak algılanır. Bu sıradanlık, risk kontrol mekanizmalarının değerini görünmez kılar. Bakanlık kararının temelinde de tam olarak bu görünmezlik yatar: Büyük bir felaket yaşanmıyorsa, tehlikenin yoğun olmadığı düşünülür. Oysa yaşanmayan felaketler, risk kontrolünün başarısıdır; başarının görünmezliği ise tehlikenin olduğundan daha düşük algılanmasına neden olur. Tehlike sınıfının düşürülmesiyle birlikte en doğrudan etki, hastanelerin İSG kapasitesinde ortaya çıkar. Çünkü; “Çok tehlikeli” sınıfın sağladığı yüksek düzeydeki yasal zorunluluklar, “tehlikeli” sınıfta yarı yarıya azalır. Bu azalma, riskin düşmesiyle değil, risk yönetimine ayrılan kaynağın sınırlandırılmasıyla gerçekleşir; hastanenin riski aynı kalır: Kontrol eden gözler, izleyen sistemler, müdahale eden uzmanlar azalır. Bu durum yalnızca çalışan güvenliğini değil, hasta güvenliğini de etkiler. Enfeksiyon kontrol programlarının zayıflaması, havalandırma testlerinin seyrekleşmesi, sterilizasyon süreçlerinin gecikmeli denetlenmesi; tüm bunlar özellikle yoğun bakım, yenidoğan, onkoloji ve ameliyathane gibi kırılgan birimlerde görünmez ama tehlikeli bir birikim yaratır. Bir hastane, önleme mekanizmaları sayesinde kriz yaşamıyorsa bu, riskin düşük olduğunu değil, kontrolün yüksek olduğunu gösterir. Bakanlığın önerdiği değişiklik, bu kontrol seviyesini bilinçli olarak aşağı çekmektedir. Risk kültürü zaten kırılgan bir yapıya sahip olan pek çok sağlık tesisinde, bu düzenleme risk inkarını da kurumsallaştırır . RİSK ORTAYA ÇIKTIĞINDA Sonuç olarak; tehlike sınıfının düşürülmesi, riskin doğasını değil, riskin yönetilme biçimini değiştirir. Yönetimsel kolaylık sağlama niyetiyle yapılan bu girişim hem çalışanların hem hastaların görünmez güvenlik ağını inceltir. Oysa hastaneler, dünyada her zaman yüksek risk kategorisinde değerlendirilir; bunun nedeni kazaların sıklığı değil, maruziyet türlerinin ciddiyetidir . Türkiye’de bu gerçeği idari yöntemlerle hafifletmek, görünmez riskleri daha görünür hale getirecek bir yoldur - ama o yolun sonunda risk kendini gösterdiğinde, artık geri dönüş pek de mümkün olmayacaktır.