Kara düzen

Mehmet TORUN* Soma’da-Kınık’ta binlerce maden ve enerji emekçisi hakları için ayakta. İşçilerin temel talepleri şunlar; Maaşların düzenli ve zamanında ödenmesi, Enflasyon oranında zam yapılması ve toplu iş sözleşmelerinin güncellenmesi, İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin artırılması, Termik santralin kapatılmaması ve kamulaştırılması. Bağımsız Maden İş sendikasının öncülüğünde başlatılan direnişe kolluk kuvvetlerinin saldırması da vahşi kapitalist sistemin nasıl işlediğini bir kez daha gösterdi. Bu duruma bir günde gelinmedi. ‘Devlet, et süt mü üretir’ diye başlanıp eğitimden sağlığa, ulaşımdan güvenliğe tüm alanların özelleştirilerek sermayeye teslim edilmesiyle başladı yıkım. Soma Kömür Havzası, ülkemizin en eski kömür havzalarından biri olup, yaklaşık 160 yıllık bir geçmişi bulunmakta. Liberal ekonominin gereği, halkın değerleri yok pahasına peşkeş çekilirken havza da bundan nasibini fazlasıyla aldı. Kömür sahaları pasta dilimi gibi bölünerek yandaş firmalara verildi. Termik santral yine yandaş bir firmaya satıldı. Üretilen kömürün pazarı hazırdı. Fakir fukaraya kömür yardımı gerekçesiyle şirketlerin ürettiği tüm kömür devlet adına peşin parayla satın alınıyordu. Daha çok kazanmak için daha çok üretmek gerekliydi. Bunun için ya daha fazla işçiye ya da yeni teknolojiye ihtiyaç vardı. Şirketler ucuz yolu tercih etti, binlerce genç hazırdı bu iş için. O gençler, bölgede tarımın yok edilmesiyle topraksız kalmış, mülksüzleştirilmiş ve hazır işgücü olmuşlardı. Yeraltı kömür madenciliği gibi en zor sektörde gerekli eğitimler bile verilmeden karanlık dehlizlere sokuldular. Hem de iktidar partisinin ilçe örgütlerinin tavassutlarıyla yapıldı bu işlemler. İş bulduğuna sevinen binlerce emekçi AKP mitinglerine taşındı, siyasi hesaplara alet edildi. Daha çok işçi, daha çok üretim, daha çok kazanç mantığıyla devam eden süreç, 2014 Mayıs’ında yaşanan dünyanın en büyük işçi katliamlarından biriyle acı gerçekleri herkesin yüzüne çarptı. 301 emekçi birileri daha çok kazansın diye yerin metrelerce altında diri diri yandı, gazdan zehirlenerek can verdi. Fıtrat, kader denilerek örtbas edilmeye çalışılan facianın travması devam ederken hukuki süreçlerde adalet sağlanamadı. Bugün bu olayla ilgili cezaevinde sadece iki kişi kaldı. İkisinin de ölenlerin haklarını savunan avukat olması ilginç. 2015 yılında özelleştirilen termik santralda gerekli yatırımlar yapılmadı ve zarar ettiği gerekçesiyle şirket tarafından Şubat ayında büyük oranda kapatıldı. Mayıs ayında faaliyetlerin tamamen duracağı bildirildi. Bu durumda havzada 13 bin kişinin işsiz kalabileceği belirtilmekte. Ayrıca, uzun yıllardır santralın atık ısısından faydalanan 15.000 konutta yaşayan yaklaşık 42.000 kişi kış mevsiminde mağdur edildi. Kömür işletmeleri, el değiştirdi ya da üretimden çekilmeye başladı. Tüm bu olumsuzlukların faturası emekçilere çıkarılmaya çalışıldı. Her hak arama talepleri baskıyla engellendi. Örgütlü sendikalar bu gidişe ciddi bir tepki koymadı. O günden bugüne süregelen sömürü sisteminde bıçak kemiğe dayanmış gözüküyor. Değişen konjonktür gereği kâr marjı azalan şirketlerin ilk yaptığı iş, işçileri işten çıkarmak ya da ücretleri düşürmek oldu. Buna karşılık işçiler “iş ekmek yoksa barış da yok" diyerek direnişe geçti. Tüm bu gelişmeler, maden ve enerji sektöründeki yapısal sorunlarla özelleştirme politikalarının çalışanlar üzerindeki ağır yükünü bir kez daha gözler önüne serdi. İşçiler, işyerlerine sahip çıkarak üretmek ve hakça paylaşım için taleplerini paylaştı. Maaşlarını alamayan, promosyonları verilmeyen, iş güvencesi isteyen maden emekçileri "Bizim bu madenden 450 milyon alacağımız var işçiler olarak. Servisçiler ve nakliyecileri de koyunca madendeki ana sermaye, öz sermaye işçilere ait. Dolayısıyla biz üreteceğiz, biz satacağız. Kendi paralarımızı tahsil edeceğiz. Sonraki sürece karar vereceğiz. Üreten biziz yöneten de biz olacağız" demekteler. Yakın tarihimizde benzer örnekler var; Alpagut, Yeni Çeltek gibi. Sorun, sadece Soma’nın değil tüm ülkenin sorunu. Toplumcu, kamucu politikaları hayata geçirip ortak değerlerimizi verimli bir şekilde kullanmak önceliklerimiz olmalı. Elbette işçilerin ana sütü gibi hakkı olan emeklerinin karşılığını vererek ve doğaya, çevreye saygı duyarak.