3 Mart’ın neden “İş Cinayetleriyle Mücadele Günü” olarak anıldığını bir kere daha hatırlayalım. 3 Mart 1992’de Zonguldak’ın Kozlu ilçesinde meydana gelen grizu patlamasında 263 madenci yaşamını yitirdi. Bu acı olay, uzun süre Cumhuriyet tarihinin en büyük maden facialarından biri olarak hafızalara kazındı. Yıllar sonra Soma’da 301 madencinin ölümüyle bu acı yeniden derinleşti; ama mesele sadece tarihsel hafıza olarak kalmıyor. Geçen 30 yılı aşkın sürede pek çok düzenleme yapıldı; kanunlar yürürlüğe girdi, denetimler teoride güçlendirildi. Ama sahada yaşananlar gösteriyor ki “3 Mart” yalnızca takvimsel bir hatırlatma olmaya devam ediyor. 2025’İN KÖTÜ TABLOSU İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin 2025 raporuna göre, yıl boyunca en az 2 bin 105 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti . Bu sayı bir önceki yılın verisine göre belirgin artış gösteriyor ve son on yılda kaydedilen en yüksek ölüm sayısı olarak dikkat çekiyor. Bu korkunç tabloyu daha yakından okursak: Ölenlerin içinde 94 çocuk işçi vardı; bunlardan 26’sı 14 yaşın altındaydı . 91 göçmen işçi de yaşamını yitirdi. Sektörler arasında en çok ölüm inşaat, taşımacılık ve tarımda görüldü. Bu rakamlar sadece sayısal bir artış değil; sistemin yapısal çöküşünün göstergesidir. Her ay yüzlerce işçi hayatını kaybetti. Raporda Ocak’tan Aralık’a kadar her ay kaydedilen en az 120–200 civarında ölüm bulunuyor; bu, kronikleşmiş bir tablonun yansımasıdır. HEP AYNI TABLO Veriler bize sadece toplam ölüm sayısını söylemiyor, aynı zamanda ölümün nasıl ve nerede gerçekleştiğini de anlatıyor. İş cinayetlerinde en yüksek pay genellikle inşaat, tarım ve taşımacılık gibi güvencesiz çalışmanın yoğun olduğu alanlarda. Bu sektörler ortak bir özelliği paylaşıyor: Uzun çalışma saatleri, Kayıt dışılık ve geçici işçilik, Taşeronlaşma ve sendikasızlık, Denetimsizlik ve yetersiz yaptırım. Bu, sadece “talihsizlik” değil; ekonomik modelin, örgütlenmemiş çalışma ilişkilerinin doğurduğu bir ölüm tablosudur. AVRUPA’DA NASIL Avrupa Birliği’nin en güncel verilerine göre, 2023’te AB genelinde yaklaşık 3 bin 298 işçi ölüm kazası rapor edildi. Bu, her yıl milyonlarca işçinin çalıştığı ve daha gelişmiş iş güvenliği standartlarının uygulandığı bir bölgede bile ölümlerin sürdüğünü gösteriyor. Ortalama olarak AB’de 1,63 ölüm her 100 bin çalışana düşerken bu oran birçok ülkede daha da düşük seviyelerde kaldı. Türkiye’de ise 2025’te 2 bin 105 işçi öldü. Nüfus ve istihdam yapısı göz önüne alındığında bu sayı, AB ortalamalarının çok üzerinde bir gerçekliği ifade ediyor. Örneğin AB’de tüm üye ülkelerin toplamı 3 298 ölüm iken, tek bir ülkede (Türkiye) bu sayı 2 bin 105 civarına ulaşabiliyor. Bu tablo, kayıt dışı istihdam, taşeronlaşma ve güvencesizlik gibi faktörlerin iş cinayetlerini artırıcı etkisini ortaya koyuyor. Burada önemli bir metodolojik fark da göze çarpıyor: AB verileri Eurostat’ın resmi istatistiklerine dayanıyor ve standart bir raporlama sistemiyle toplanıyor. Türkiye verileri ise bağımsız İSİG Meclisi’nin sahadan topladığı raporlara dayanıyor. SGK’nın resmi verileri daha düşük (yaklaşık 1200 civarı), çünkü yalnızca kayıtlı işçileri kapsıyor. Dolayısıyla Türkiye’deki gerçek tablo, resmi istatistiklerin ötesinde bağımsız kaynaklarla daha net ortaya çıkıyor. Bu karşılaştırma, Türkiye’de iş cinayetlerinin oran olarak AB ortalamasının yaklaşık 3 katı olduğunu gösteriyor. Tek bir ülkenin AB toplamına yaklaşan ölüm sayısına sahip olması, iş güvenliği krizinin yapısal ve politik boyutlarını açıkça ortaya koyuyor. GENÇLER GELECEKSİZ Bir başka İSİG raporu, son 12 yılda 2 bin 664 genç işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor. Bu, geleceğimiz olması beklenen gençlerin iş güvenliği ihmalinin kurbanı olduğunu gösteriyor. Bu tablo, salt bir istatistikten çok daha fazlasını anlatıyor: Gençler, sosyal güvencenin en zayıf olduğu alanlarda çalıştırılıyor; eğitim ve istihdam ilişkisi, güvenceli iş yerine dönüşemiyor. SİSTEM DEĞİŞMELİ 1980’lerden bu yana Türkiye’de iş güvenliği mevzuatı Avrupa Birliği normlarına göre yenilendi ve pek çok uluslararası sözleşme onaylandı. Ancak uygulama ve denetim alanındaki zayıflık, bu mevzuatların kâğıt üzerinde kalmasına neden oldu. Türkiye iş cinayetleri rakamları bakımından Avrupa’da en yüksek düzeylerden birini yaşamaya devam ediyor. Her kaybedilen işçi, sistemin işçi yaşamını korumayı başaramadığının delilidir. 3 Mart’lar artık sadece anma günü olamaz. Yıllardır süregelen bu tablo “kaza” değil; ihmal, öncelik ve tercihler meselesidir. Sistem değişmediği sürece, kayıp rakamları düşmeyecek ve hayatlar kaybedilmeye ne yazık ki devam edecektir.