Ebu Hanife’nin Entelektüel Mirası

Her medeniyetin önemli geçiş aşamalarında kritik rol oynamış kurucu şahsiyetleri vardır. Bizim medeniyetimizde Ebu Hanife bunların başında gelmektedir. Emevilerin son dönemi ve Abbasilerin ilk dönemindeki siyasi çalkantılara ve gerilimlere tanıklık eden Ebu Hanife, her yeni yaklaşımın bid’at sayıldığı bir atmosferde günün yeni sorunlarına çözüm üretebilmek için başta re’y olmak üzere kullandığı yeni yaklaşımlarla hukuk/fıkıh alanına çok önemli bir dinamizm kazandırmıştır. Sadece Hanefi mezhebinin oluşmasını sağlamamış, ayrıca diğer mezheplerin –özellikle Şafi mezhebinin- şekillenmesinde de çok önemli katkı sağlamıştır. Dolayısıyla, böylesine önemli bir insanın hayatı, siyasetle ilişkisi ve fıkhın oluşum ve gelişimindeki katkılarını bilmek son derece hayatidir. İşte, Mürteza Bedir’in ‘Ebu Hanife-Entelektüel Biyografi’ kitabı tam da bu amaca ma’tuf değerli bir çalışma olarak dikkat çekmektedir (Anadolu Ay Yayınları, 2021). İslam’ın fetihlerle genişlemesiyle İslam coğrafyası farklı ırk ve dinleri ve oldukça çeşitli kültürleri bünyesinde barındırmaya başlamıştır Dolayısıyla, söz konusu dönemde bu biraradalığın getirdiği yeni sorunlara çözümler üretmek gerektiği gibi bu farklı kültürlerden gelen yeni sorulara da bir cevap verilmesi gerekmektedir. Bu cevap veriş İslam’ın evrenselliği ile doğrudan ilişkilidir. Yeni bilgiler üretilmelidir. Geleneksel kaynaklarda (Kur’an, Sünnet, Sahabe ve Tabiinin görüşleri) açık olarak bu sorunlara karşılık gelen bir durum olmadığında bu bilgi nasıl ve hangi yöntemle üretilecektir? Dahası her yeni yaklaşımın genellikle bid’at olarak suçlandığı bir dönemde nasıl yeni bilgiler üretilebilecektir? İşte o dönem bunu hukuk/fıkıh bağlamında yapan Ebu Hanife olmuştur. Geliştirdiği re’y yaklaşımı ile yeni bilgi üretimindeki bu sıkışıklığı ve tıkanıklığı açmıştır. Re’y herhangi, sıradan bir kişisel görüş değildir (sh.83). Yönteme bağlı yeni bilgi üretimidir. Kur’an ve Sünnet’te açık hüküm bulunmayan meselelerde, mevcut nasların amaçlarını, genel ilkelerini ve bütünlüğünü dikkate alarak yapılan yorum faaliyetini ifade eden re’y, geleneğe rağmen değil, geleneğin iç mantığını işletmek suretiyle yeni bilgi üretme imkânı sağlar. Erken dönemde re’y ile fıkıh yapmak ve içtihat etmek büyük ölçüde iç içe kullanılmıştır (sh.52): ‘Fıkıh yapmak Geleneğe soru sormayı ve soruların izini sürerek cevapların tutarlılıklarından emin olmayı gerektiren bir beşeri yorum faaliyetidir. Fıkıh yapmak Gelenekte bilinen bilgiler üzerine tefekkür etmeyi, tefekkür sonunda ortaya çıkan yorumların birbirleriyle mukayese edilmesini ve nihayetinde Gelenek’te içkin olan İslam’ın evrensel mesajının belirginleştirilmesi amacını güder. Bu şekliyle tefakkuh; çıkarımlarda bulunma, bazen denemeler yapma ve deneme-yanılma yoluyla yorumsal etkinliği test etmeyi içerir. İlk dönemde âlimler buna “re’y” dediler; re’y zaman zaman fıkıh yapmakla ve daha sonra da içtihat etmekle aynı manaya geldi…’ Re’y’in çerçevesini somutlaştıran kıyastır. İmam Şafii de içtihadı kıyasla sınırlandırmıştır (sh.88). Kıyas, aynı mana ve bağlama-düzenliliğe sahip iki durum arasında köprü kurma imkânı sağlamaktadır. Yani kıyasın temel mantığı, hakkında hüküm bulunan bir mesele ile yeni ortaya çıkan mesele arasında ortak illeti tespit ederek hükmü yeni duruma taşımaktır. Böylece hukukta tutarlılık sağlanmış olur. Kıyasın önemi, sınırlı sayıdaki nas ile sınırsız hayat olayları arasında köprü kurabilmesidir. Bu yönüyle fıkhın genişleyen toplumsal gerçekliğe cevap verebilmesinin ana mekanizmalarından biridir. Kıyas ile üretilen yeni durumlara yönelik genel hükümlerdir. Yeni durumdaki özel koşullara ise istihsan kanalı ile ulaşılmaktadır. Bir başka deyişle istihsan, kıyasın genel uygulanmasının adalet, kolaylık veya maslahat bakımından sorun doğurduğu durumlarda, daha güçlü bir gerekçeye dayanarak kıyası terk edip daha uygun hükme yönelme esnekliği sağlamaktadır. Bu, keyfî bir tercih değil; nas, icma, zaruret, örf veya kamu yararı gibi daha kuvvetli delillere dayanarak yapılan bilinçli bir hukukî tercihtir. İstihsan sayesinde Hanefi fıkhı, sadece tutarlı değil aynı zamanda hayatın akışına uyumlu ve pratik bir karakter kazanmıştır. Kısacası, re’y, kıyas ve istihsan gibi yöntemlerle nasların evrensel ufkunu yeni durumlara taşıyan Ebu Hanife, canlı ve güçlü bir hukuk yapısı kurarken bu yapının esnekliğini de temin etmiştir. İşte Ebu Hanife, 738 yılında hocası Hammad’dan devraldığı ilim meclisinde öğrencileriyle birlikte bu yeni yaklaşımları kullanarak ortaya atılan tüm soruları tek tek cevaplayarak bugünkü fıkhın ilk çekirdeklerini oluşturmuştur (sh.44). Dahası, bu mecliste sadece karşılaşılan sorunlara yönelik bilimsel bilgi üretilmiyordu, ayrıca takdiri/farazi fıkıh yaklaşımı ile o an sorulmamış olsa bile gelecekte sorulması mümkün olabilecek farazi sorular üretilerek bunlara da cevaplar üretililiyordu (sh.68, 86). Ebu Hanife’nin ilim meclisinin dikkat çeken bir özelliği hem öğrenci sayısının yüksek olması hem de farklı coğrafyaları kapsamasıdır. Dolayısıyla, tahsilini tamamlayan öğrenciler memleketlerine gittiklerinde bu yeni yaklaşımları kendi memleketlerine de taşımışlar ve kısa sürede Ebu Hanife’nin hem görüşlerinin hem de yaklaşımının yaygınlaşmasına çok önemli katkı vermişlerdir. Belki ilim meclisinin bu özelliği Ebu Hanife’nin geliştirdiği ve kullandığı yaklaşımların gençlerin öğrenme süreçlerine daha aktif katılımlarını gerektirdiği için diğer ilim meclislerine göre daha cazip olmasından kaynaklanmış da olabilir. Ebu Hanife, bazı konularda zamanına göre oldukça farklı yaklaşımlar sergilemiştir. Mürteza Bedir kitabının ‘Ebu Hanife ve Fıkıh’ bölümünde bu kapsamda farklı alanlarda örneklere yer vermektedir. Örneğin, Ebu Hanife Farisi halkların kitlesel bir şekilde Müslüman olmasıyla ortaya çıkan ibadetlerdeki dil sorununa yönelik olarak namaz kıraatinin Arapça dışında bir dilde yapılabileceğine hükmetmiştir (sh.114). Zekât konusunda da zekâta tabi mallardan ödenecek zekâtın mutlaka o mal cinsinden olması yönündeki geleneksel uygulamaya karşı çıkmış ve aynı değere sahip başka bir mal veya para ile ödenebileceğine hükmederek müthiş bir esneklikle hayatın akışını kolaylaştırmıştır (sh.116). Kadının mali konulardaki tasarruf yetkisine kıyasla evlilik kararında da tasarruf yetkisi olduğuna, dahası yetişkin bir kadının velisinin izni olmadan evlilik akdi yapabileceğine hükmetmiştir (sh.118). Vakıflar konusuna bakışı da oldukça ilginçtir. Ebu Hanife’ye göre bir malın sahipsiz olması düşünülemeyeceği için vakıf işlemi geçersizdir çünkü vakıf bir malı gerçek şahısların mülkiyetinden uzaklaştırmaktadır (sh.123). Diğer taraftan, Ebu Hanife’nin fetihlerle genişleyen ve çeşitlenen Müslüman coğrafyada toplumsal yaşamı kolaylaştıran yaklaşımlarından iki tanesi oldukça önemlidir. Bunlardan birincisinde iman-amel ilişkisinin gelenekselden farklı bir bakışla ayrılmasıdır. İkincisi ise ehli kıble yaklaşımıdır. Ebu Hanife, iman ve amelin niteliklerinin farklı olduğu, dolayısıyla amellerdeki eksiklik ve yokluğun imanı zedelemeyeceği görüşündedir (sh.145). Bu yaklaşımı ile Ebu Hanife, bir Müslüman toplumda insanların amel eksikliklerinden iman eksikliklerine ve nihayetinde tekfire kadar gidebilecek çok tehlikeli bir fitne kanalını çok önceden kapatmış oluyordu. İkincisi de aslında yine Müslüman toplumun ayrılıklardan çok birleştirici noktalar aramasını salık vermektedir. Osman el-Betti’ye yazdığı mektupta Ebu Hanife bu iki noktayı birleştirmektedir (sh.179): “…Bilesin ki, ben şöyle diyorum: Kıble ehli (Kâbe’ye yönelenler) mümindirler; onları, zayi ettikleri farzlardan biri sebebiyle iman dairesinden çıkarmam. Kim imanla birlikte tüm farzlar hususunda yüce Allah’a itaat ederse bize göre cennet ehlinden olur. Kim imanı ve ameli terk ederse cehennem ehli bir kâfir olur. Kim imanda isabet eder ama farzlardan bir şeyi zayi ederse günahkâr mümin olur…’ Kısacası, Ebu Hanife, iman-amel ayrımı ve ehl-i kıble yaklaşımıyla toplumsal ayrışmaları sınırlayan bütünleştirici bir çerçeve önermiştir. Dönemin şartları ve gerginlikleri göz önüne alındığında, çoğu alanda bir kurucu olarak davranan ve yenilikler getiren böyle bir şahsiyetin tepki almaması mümkün değildir. Ancak, Ebu Hanife’ye yönelik karalama kampanyaları sadece fıkıh alanındaki çığır açıcı yaklaşımlarından kaynaklanmıyordu. Ayrıca yönetimle mesafeli ilişkisi de tepkiyi artırıyordu. Hayatı büyük oranda siyasi istikrarsızlıkların gölgesinde geçen Ebu Hanife yönetimle daima belirli bir mesafeyi korumuştur. Dahası, hiçbir resmi görevi kabul etmemiştir. Bu nedenle yöneticilerin gözünde daima kuşkuyla değerlendirilmiştir. Özellikle hem Emevilerin yıkılma döneminde hem de Abbasilerin ilk dönemlerinde meşruiyet arayışlarındaki adreslerin başında Ebu Hanife’nin yer aldığı göz önüne alındığında, yönetimlere bu mesafeli duruşu ve verilen görevleri kabul etmemesi bu kuşkuyu bazı dönemlerde çok daha artırarak cezalandırılmasına yol açmıştır. Bu nedenle kırbaç yediği gibi hapis cezası da çekmiştir. Ancak o kararından vaz geçmemiştir.