Bu savaşın bize de verdiği dersler var

İran rejiminin yönetim ekibinden, başkanı dahil, 47 kişi aynı binada, düşmanın attığı bir roketle öldürülüyor. “İsrail’i yeryüzünden sileceğiz!” söylemiyle tanınan, rejimin eski cumhurbaşkanı, sözünü ettiği ülkenin göz göre-göre gelen saldırısı başlarken, Internet’te bile konumu bulunan evinde oturmaya devam ediyor. Dışişleri bakanı, bir gün önce ABD uçak gemilerini saldırının ilk saatlerinde batıracaklarını açıkladıkları “Cehennem silahlarının şu anda eşgüdümden yoksun olduklarını” söylüyor. İsrail gazeteleri müzakerelerin göstermelik olduğunu, çünkü saldırıların Netanyahu’nun siyasal amaçları için yapıldığını yazıyorlar. Ve İran‘daki bütün sokak kameraları, resmi binalardaki güvenlik kameraları, her şey, Tel Aviv’e bağlı imiş. Haftası doluncaya kadar kim bilir daha ne gibi güvenlik falsoları ortaya çıkacak. İran’ın felaketinin ana sebebi dünyanın en büyük silahlı kuvvetleri ile onun sırtından 80 yıldır geçinen Siyonist ordusudur; bu durumu “İyi ama onlar da…” diye başlayan bir ifadeyle anlatmak ABD ve İsrail haydutluğuna prim vermek olur. İki buçuk yıldır İran’ın bu felakete doğru adım adım sürüklendiğine sadece seyirci kalmamış, kurtuluş için fikir ifade edilmiş bu sütunda, alınabilecek derslere de yer vermek isteriz. İlk nokta, rejimin niteliği ne olursa olsun ister monarşi, ister demokrasi olsun; bir hükumet asla ve asla herhangi bir yönetsel, teknik, mesleki, bilimsel becerisi olmayan, tek özelliği çok sıkı dindar olması, bütün deneyimi bir inanç sisteminin öğretmenliğini, ruhbanlığını yapmaktan ibaret insanların elinde olmamalıdır. Vatikan, mesela… Mutlak monarşiye dayanan, başkanı papazlık, piskoposluk veya kardinallikten başka bir “dünyevi” sanat, meslek, kişisel becerisi bulunmayan bir kişinin dinsel devleti. Ama onun bile bakanları, müdürleri, müsteşarları hangi alanda çalışıyorlarsa o alanda “laik” bir mesleki eğitime ve geçmişe sahip. İran, 47 yıldır, ordusu dahi tek edinimi-kazanımı-başarısı din-iman alanıyla sınırlı sözde komutanların planlama ve yönetimi altında. Son saldırının ilk günü hayatını veren Genelkurmay başkanı Abdurrahman Musavi, İslam Devriminden sonra topçu olarak orduya katılan ama ondan önce “Seyyid” (soyu Hz. Ali’ye dayanan) bir ailenin ferdi olarak, sadece dini eğitim almış bir kişiydi. Orduya katıldıktan sonra Arteş denen Komuta ve Kurmay Okulu’na devam etti; ancak bu okul, İslam Devriminden sonra 1935’te Türkiye Harp Okulları örnek alınarak kurulduğu zamanki niteliğinden çok uzaklaştı. Bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz. İran Merkez Bankasının başında, devrimin radyo-televizyon müdürü olan (ama iletişim eğitiminden yoksun) bir kişi var. Devlet görevlerine gelen kişiler, ait oldukları inanç sistemine çok bağlı, onun eğitimini görmüş kişiler olabilirler; ama burada vurgulanmak istenen, bir ülkenin ekonomisini, savunmasını, eğitimini, vd., yöneten, planlayan ve kuruluşunu-gelişmesini denetleyen kişinin o alanda eğitimli hatta uzman olmaları mecburiyetidir. İran olayından alınacak dersler ikiye indirgenemez; ama ikinci ve birincisi kadar önemli bir diğer nokta, savunma-istihbarat-diplomasi üçgenindeki sorumlu kişilerin bu üç alanda başarısını kanıtlamış kişiler olması, bu üçgenin adeta bir bünyede birleşmişçesine, eşgüdüm, iletişim, alışveriş içindeki başkan ve ekiplerin yönetiminde bulunmasıdır. Bu, ülkenin mesela tarım, eğitim veya ticaret yapılarındaki kişiler arasında hiç bağ olmayabileceği anlamına gelmez. Ama İran olayı bütün dünyaya göstermiş olmalı ki, aranızda dostane ilişkiler bulunmayan ülkeler, sizi müzakere masasında oyalarken, gerçek niyetlerinin ne olduğunu bilmek, mesela bu görüşmelere (üstelik ilerleme sağlandığı bir sırada) ara verilirse, en azından başkentteki okulları tatil etmek, silahlı kuvvetleri alarma geçirmek için, savunma-istihbarat-diplomasinin su geçirmez birlikteliği şarttır. Hiçbir devlette kamu mekanizması, İran’daki gibi birbiriyle çekişen dini hizipler arasında denge amacıyla pay edilmemelidir.