Dün soL’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran çıkışını ayrıntılarıyla incelemiş, içinde bulunulan durumun Amerikancılığın çıkışsızlığı olduğuna işaret etmiştik. Bugün aynı konuda Sabah yazarı Salih Tuna’dan ilginç bir yazı geldi. Tuna, İran’ın komşu ülkelerde sadece ABD üslerini vurduğu yönündeki açıklamasını hatırlatıp, üstüne de gazeteci Tucker Carlson'ın söylediklerine işaret ettiği yazısına şöyle başladı: “İran Genelkurmay Başkanlığı'nın sadece ABD üslerini hedef aldıklarına, komşu topraklarına saldırı düzenlemediklerine dair ısrarlı yalanlamalarını hadi savaşın bir tarafı olduklarından dolayı umursamayalım. Trump'a da yakın ünlü gazeteci Tucker Carlson'ın söylediklerini ne yapacağız peki? Kimi bölge ülkelerine özellikle de Suudi Arabistan'a düzenlenen saldırıları İran'ın değil İsrail'in gerçekleştirdiğini dile getirmişti hani. Hatta bu meyanda MOSSAD ajanlarının yakalandığını iddia etmişti. Sahada dönen dolaplardan habersiz olsanız bile İsrail'in, meseleyi bir Arap-İran savaşına dönüştürme ve bölge ülkelerini İran'ın karşısına kalıcı bir blok olarak dikme arzusu muamma değil.” Tuna’nın bu sözleri önemli, çünkü hem yandaş medyada hem de kimi AKP kadrolarında tam aksi yönde bir pozisyon ortaya çıkmış durumda. Yazısının devamında Hakan Fidan’ın açıklamalarına değinen Tuna, şöyle devam etti “Gelgelelim, Dışişleri Bakanımız saldırıların arkasında İran'ın olduğunu, Tahran'ın "Ben gidersem bölgeyi de götürürüm" stratejisini "inanılmaz derecede yanlış" bulduğunu ifade ediyor. Sayın Bakan'ın bu tutumu bölgenin vahşi ve komplike gerçekliği karşısında adeta "naif bir diplomasi dersi" midir, bilmiyorum. Benim bildiğim şudur: Sayın Bakan'ın açıklamasının olduğu yerde İran'ın veya Tucker Carlson iddialarına bakacak hâlimiz yok. Fakat... ABD ve İsrail'in "rejim değişikliği" veya "askeri imha" gibi radikal seçeneklerin tartışıldığı bir ortamda, İran'daki yeni liderlikten "esneklik" beklemesi ve "kimsenin aşağılanmayacağı bir orta yol" umması, bölgenin mevcut barut kokulu atmosferinde kâğıttan bir kalkanla kasırgaya karşı durmak kadar naif kalıyor.” Yukarıda aktardığımız alıntının son cümlesinde yer alan ve tırnak içine alınan ifadelerin tamamının Hakan Fidan’ın sözlerine atıf olması ve içerdiği ton son derece ilgi çekici. Tuna açıkça Fidan’ın önerilerinin karşılıksız olduğuna vurgu yapıyor. Tuna, burada da durmuyor ve yazısını şöyle noktalıyor: "İran'ın menzili İsrail'e ulaşacak tüm silahlarının imha edilmesini kabul etmesi de "esneklik" değil, İsrail karşısında süngü düşürmek anlamına gelir. Sayın Bakan'ın "fırsat penceresi" olarak adlandırdığı o ince aralık, İran'a "Suriyeleşmekten" başka bir "şans" bırakılmadığının teyidi gibi. İran için de planlanan, nihai sonun bir fragmanıdır. Bu aşamada İran'dan "esneklik" istemek, tüm savunma reflekslerini kırıp İsrail'in endişelerini karşılayacak bir "uyduya" dönüştürmek demek değil midir? "Tanrı'nın planını" uyguladığını sanan sapkınlarla birlikte İsrail'in bölgedeki hedefleri apaçık ortadayken... PJAK'tan İran'ı parçalamak için harekete geçmesini istedikleri bu günler, yarınlarda Türkiye'ye uygulayacakları planın (nihayetinde Sevr'in) açık habercisiyken... Dışişleri Bakanımızın bölgedeki yangını "yanlış strateji" ve "iyi niyetli tavsiyeler" üzerinden okuması, kusuruma bakmasınlar ama bana biraz naif bir dipnot gibi geliyor. İran için hazırlanan etkisizleştirilme süreci işlerken, rasyonel diplomasi masası çoktan devrilmiş, yerine Armageddon'un kutsal ateşi yakılmıştır. Soru şudur: Bu ateşin alevi bizi de içine almadan ne yapmalıyız?"