Bizim Gürünlüler “u” olarak söylerlerdi, "sıfat" değil "sufat" derlerdi; hâlâ öyle yapıyorlar mı, bilmem. Şimdi onlara öykünerek yazarsam, bu sufatı batasıcalar için haydut devlet falan diyoruz ya, bu yetmiyor. Ne kadar kötü söz söylesek de kesmiyor; içimizdeki öfkeyi ne köpürtüp işe yarar kılıyor ne de rahatlayıp biraz olsun dinginleşmeyi sağlıyor. Yine de bazı dersler çıkarmaya çalışabiliriz. Öfkemizi biraz dizginleyip biraz serbest bırakarak… Önem sırasına koymadan… Amerikan Senatosu, haydutbaşının emrindeki devasa cinayet makinesini tek başına istediği yere yönlendirmesini güçleştirecek bir önergeyi, küçük sayılabilecek bir farkla da olsa, reddetmiş. Bütün halklar gibi insanlığın yüz akı olan insanlar yetiştirmiş Amerikan halkının bembeyaz saçları ve doksanına merdiven dayamış yaşı ile hâlâ sokakları boş bırakmayan Jane Fonda’dan başka kimsesi kalmamış mıdır, dersek çok mu haksızlık etmiş oluruz? Yoksa insandan başka bir yaratığa benzeyen savaş bakanları ile ikide bir haydutbaşının fırçasını yiyen Küba kaçkını dışişleri bakanları mı bu halkı temsil ediyor artık? “Bir zamanlar savaşın, üretimin ve gündelik yaşamın birbirinden görece ayrılmış olduğu coğrafi düzen artık ortadan kalkmıştır. Eskiden savaş cephelerde gerçekleşir, üretim fabrikalarda yoğunlaşır, ev ise yeniden üretimin —dinlenmenin, ailenin ve özel hayatın— alanı olarak kalırdı. Bugün dron teknolojileri, hayalet uçaklar ve dijital ağlar sayesinde savaş da emek de gündelik hayatın tam ortasına yerleşmiştir.” Bu satırları, iki gün önce burada yayımlanmış bir köşe yazısından aktardım. Yazarı, bizim öğrenci dostu dekanımız Yaşar Hoca’nın oğlu Burak Gürbüz’dü. Artık soL ’un kıdemli yazarları arasına girmiş Fatih Yaşlı’nın aynı gün aynı yerde yayımlanmış yazısı ile birlikte okunmasını öneririm. Şimdiye kadar okunmadıysa eğer. Okunduysa da bir kez daha göz atılmasında yarar olabilir. Bu arada, Burak Gürbüz’ün yazısının bana Nottinghamlı tekstil işçisi Ned Ludd öncülüğünde 1800’lerin başlarında yaygınlaşan hareketi hatırlattığını belirtirsem, çok mu ileri gitmiş olurum acaba? Makineleşme ile birlikte işsizliğe, dolayısıyla açlığa mahkûm olan işçilerin sorumlu tuttukları makineleri kırıp parçaladıkları bu hareketin efsaneleşmiş öncüsü olan Ludd, izleyicileri tarafından Kaptan, General, Kral lakaplarıyla anılıyordu. Epeydir bir tür yeni Luddizmin öne çıkarıldığını da biliyoruz. Ama bu kadarının abartılı bir yaklaşım olacağı ileri sürülebilse de Gürbüz’ün çok yerinde bir biçimde sözünü ettiği tablonun, diyalektiğin karşıtların birliği ve çatışması yasası ile anlaşılabilir olduğunu düşünebiliriz. Bununla birlikte, Ludd ve yoldaşlarının öykülerinin bugün için hiçbir anlam taşımadığını kim söyleyebilir? Ne kadar ve nasıl süreceği konusunda ipe sapa gelmezinden aklı başında olanına kadar bir yığın söz söylenen bu savaşın başlatıcılarına bakıldığında görünen şu: Dünyanın nereye gittiğini kara kara düşünürken, tek tek insanları, onların uğraşlarını, toplumsal sınıfları ve ülkeleri şu ya da bu ölçüde etkileyecek birtakım değişikliklerin ortaya çıkacağı anlaşılıyor. Onların en iflah olmazı gibi görünen, her gün başka bir hikmet döktürürken, birkaç gün önce de “Ben hukuktu, ahlaktı dinlemem, kendi ahlakımın gösterdiği yere kadar giderim” anlamında birtakım sözler söylemişti. O günlerde, epey zamandır uluslararası hukuk alanında akademik çalışmalarını ilerletmeye girişmiş oğlumla telefonda konuşurken “Evlat, bu gidişle işsiz kalacaksınız!” diye takılmıştım. Ne desin çocuk, bir an sessiz kalıp konuyu değiştirmişti galiba. Bunu nasıl anlamak gerekir, “süküt ikrardan gelir” diye mi anlamalı, yoksa bu manyakların dediğini ciddiye alıp karalar bağlamak olmaz mı demek istemişti, orasını bilmem. Yeniden sormalıyım. Yalan söylemek, bunu barış zamanlarında da savaş sürüp giderken de dur durak bilmeden yapmak, egemen sınıfların ve onların politikacılarının yönetim tarzlarının ya da alışkanlıklarının vazgeçilmez parçasıdır. Adı üstünde, egemen sınıflar ve politikacıları dediğimize göre de, ellerinde öteki sınıflar ile politikacılarına oranla karşılaştırma kabul etmez çeşitlilik ve etkililikte araçlar vardır. O kadar ki, bunlar belli bir noktadan sonra, fiziksel bir yapıya da bürünürler; örneğin, bunlardan biri insanın kafasına çarpsa, orada bir delik açılabilir. Şöyle de anlatmak mümkün: Bugünlerde her gün televizyon ekranlarında izlediğimiz, daha ne kadar izleyeceğimizin de belli olmadığı savaş görüntülerindeki füzelerin hemen yanı başında yahut kuyruklarına takılı olarak bu yalanlar da uçuşurlar ve izleyenlerin kimilerine hemen kimilerine bir süre sonra etkili olurlar. Etkinin görünür olmaya başlaması kadar kalıcı olma süresi de farklılık gösterir. Kimi insanda çabuk geçer, kimi insanda savaş bittikten sonra bile sürer gider. Yalan ve yalancılıktan söz açılmışken, büyük şefi ABD’nin kuyruğundan kopmayı hiç başaramayan AB’nin savaş kışkırtıcılığını ve bunu örtbas etmeye çabalarken dillendirdiklerini hatırladıkça, bu birliğin adına, A ile B’nin arasına bir Y eklemek akla geliyor, “Yalanlar”ın baş harfi olarak: Avrupa Yalanlar Birliği. Belki İspanya şimdilik dışarıda bırakılabilir; o “birlik” sözüne pek uygun düşmüyor bugünlerde. Emekçi insanlık emeğine, emeğinin ürünlerine ve aklına sahip çıkmak zorundadır. Son söze neden böyle girdiğimi birazdan anlatacağım. Ama daha önce, insanlık derken, ona sahip çıkarken hemen her defasında “emekçi” nitelemesini de başına koymamın nedenini eklemeliyim. Öyle yapıyorum; çünkü, insanlık dediğimizde emekçiydi, patrondu, şuydu buydu ayırt etmemiş oluyoruz. İnsanlık dediğimizin içinde onlar da bulunuyor. Oysa bizim derdimiz emekçilerle, kendimiz de emekçiyiz, tasalandığımız, derdiyle dertlendiğimiz, kurtuluşu için birlikte uğraştığımız da emekçiler. İşte o emekçi insanlık, geçen yüzyılda çok büyük zaferler kazanmış, o zamana kadar yaşadığı kötülükleri birer ikişer değil, köklü olarak yok etmenin yolunu tutmuş, epeyce de ilerlemişti. Ama eline geçirdiğinin değerini yeterince bilemedi; sahip çıkmakta yetersiz kaldı. Bütün yaşadıkları, ne yazık ki, daha da yaşayacağı kötülükler o yanılgısıyla bağlantılıdır. Geçen yüzyılın ilk çeyreğinin içindeyken, en yiğit evlatlarından biri, adı Rosa olanı haykırmıştı: “Ya sosyalizm ya barbarlık!” Anlayamadık desem haksızlık mı olur? O haykırıştan önce yaşadıklarımızın tümünü, sonrakilerden ve bugünkülerden, hepsinden daha kötülerini hak ettik, demeyeceğim, hayır! Tamam, hata bizimdir, emekçi insanlığındır. Ama kurtuluşumuz da bizim ellerimizdedir.