Bilindiği gibi halk egemenliği, toplumun özgür-laik ve eşit yurttaşlardan oluşmasıyla geçerli ve işlevsel olabilmektedir. Batı dünyası, 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile 1789’da Fransızların İnsan Hakları Bildirisi sonrasında insanların eşitliğini kabullenmeye başlamıştır. İnsanların eşitliği benimsendikçe, insanların inançlarının da, ırklarının da, ten renklerinin de eşdeğerde olduğu anlayışı yaygınlaşmıştır. Daha sonra da, halk egemenliği, toplumu yönetme erkinin ve toplumsal düzeni sağlayan kuralların, babadan oğula geçen sultanlar/krallar ya da gücünü dinden alan kişiler tarafından değil de halkın özgür iradesiyle seçtiği kişiler tarafından kullanılması anlayışı, geçerli olmuştur. Bilindiği gibi Osmanlı'da sultanın yetkilerini halk yararına kısıtlama girişimi, Mithat Paşa’nın öncülüğünde 1876’da Teşkilatı Esasiye (Anayasa) ve I. Meşrutiyet’in ilan edilip Osmanlı Meclisinin açılmasıyla sonuçlanmıştır. Ancak yetkilerini meclisle paylaşmak istemeyen II. Abdülhamit (kimilerinin ulu hakanı!), ilk fırsatta Mithat Paşa’yı sürgüne gönderip öldürterek, anayasayı ve I. Meşrutiyeti rafa kaldırıp Osmanlı Meclisini de kapatmıştır. Ülkeyi on yıllarca bir diktatör olarak yönetmiştir. II. Abdülhamit 1909’da, gerici 31 Mart Ayaklanması üzerine İstanbul’a gelen Hareket Ordusu zoruyla yeniden Anayasayı yürürlüğe koyup II. Meşrutiyet’i ilan ederek Osmanlı Meclisini açmıştır. Ancak Trablusgarp, Balkan ve I. Dünya savaşları nedeniyle II. Meşrutiyet pek bir işe yaramamıştır. Son sultan Vahdettin de, Osmanlı Meclisini 21 Aralık 1918’de bir kez daha kapatmıştır. Osmanlı ordusu, bu savaşlarda, önceki savaşlarda da olduğu gibi, genelde "vatan için" değil, din için ve sultan için savaşmıştır. Zaten Abdülhamit’e karşı olan Genç Türklerin davası bile vatanı değil, "Osmanlıyı kurtarmak"tır. Kurtuluş Savaşında Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi etkin görev yapan kişiler bile savaş sonunda saltanata sahip çıkmaya çalışmıştır. Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Mustafa Kemal ile Kuvayi Milliyeciler’in 23 Nisan 1920’de TBMM’yi açması ve “Egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğu” ilkesini kabul etmesi, ülkemizde halk egemenliği ve laiklik bağlamında atılan ilk gerçekçi adım olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra da, halk egemenliğini gerçekleştirmek ve dolayısıyla laik anlayışı geçerli kılmak için önemli adımlar atılmıştır. 1 Kasım 1922’de saltanata son verilmiştir (Birkaç gün sonra Sultan Vahdettin bir İngiliz zırhlısıyla yurtdışına kaçmıştır). 24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşması'yla Türkiye’nin bağımsız bir ülke olduğu, tescil edilmiştir (resmen kayıtlara geçmiştir.) 29 Ekim 1923’te, halk egemenliğinin kayıtsız şartsız millette olduğunu kabul eden Cumhuriyet ilan edilmiştir. 3 Mart 1924’te 429 sayılı yasayla, Şeriyye ve Evkaf Vekaleti (Din işleri ve vakıflar bakanlığı) ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti (Genelkurmay Bakanlığı) kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştur. 3 Mart 1924’te 430 sayılı Öğretim Birliği yasası ile eğitim sisteminin laik, bilimsel ve kamusal anlayış doğrultusunda hizmet vermesinin önü açılmıştır. Aynı gün 431 sayılı yasa ile hilafete son verilip Osmanlı Hanedanı yurtdışına çıkarılmıştır. 3 Mart 1924-Haziran 1946 yılları arasında da, genelde halk egemenliğini ve laik anlayışı pekiştirici dönüşümler gerçekleştirilmiştir. Din toplumu olan Osmanlı'dan laik Cumhuriyet düzenine geçiş, bir iki olay dışında, başka ülkelerdeki geçişlere göre çok daha kolay olmuştur. Bu kolay geçiş bir bakıma, yüzyıllarca farklı inançlarda olanlarla yan yana yaşamış Anadolu insanının özündeki laik anlayıştan kaynaklanmıştır. İnsanımızın, bir yörede deprem felaketi yaşandığında, o yörede yaşayanların hangi ırktan ve hangi inançta olduklarına bakmaksızın, depremzedelere yardıma koşması da, insanımızdaki bu laik damar nedeniyledir. Bilindiği gibi günümüzün güçlü devletleri, dini kurallara göre değil, demokratik yollarla belirlenen kurallara göre yönetilen devletlerdir. Ancak başta ABD olmak üzere kapitalist devletler, gelişmekte olan ülkelerde laik ve halk egemenliği anlayışının geçerli olmasını istememektedir. ABD bu nedenle 1950’lerde, Sovyetler Birliği’nin etkisini sınırlamak için Bağdat Paktı, Merkezi Antlaşma Teşkilatı (CENTO) ve Güneydoğu Asya Antlaşması (SEATO) gibi birliktelikler kurup "Yeşil Kuşak" oluşturmaya çalışmıştır. 1980’lerdeki küreselleşme dalgasında da Batı, etnik ve inanç ayrışmasını destekleyerek ya da Irak ve Suriye’de olduğu gibi fiili müdahalelerle ülkelerin laiklikten uzaklaşıp dincileşmesi için çaba harcamıştır. Bu nedenle bir zamanlar laik anlayışın geçerli olduğu Afganistan, Bangladeş, Endonezya, Filistin, İran, Libya, Malezya, Pakistan günümüzde şeriatla yönetilen ülkelere dönüşmüştür. 1946’dan itibaren ülkemizi yöneten Amerikancı basiretsiz iktidarlar ile Amerikancı 12 Eylül 1980 darbesi ve sonra gelen koalisyon hükümetleri, Türkiye’yi de bu dönüşümün içine sokmuştur. "Orta Doğu Projesi"nde ABD ile eş başkanlık yapan AKP iktidarında ise, 3 Mart 1924’te kabul edilen devrim yasalarının 102. yılında, ne yazık ki halk egemenliği-laiklik- entübe edilecek duruma getirilmiştir. Anayasa ve yasalardaki laiklikle ilgili mevzuata karşın, iktidarın laiklik karşıtı karar ve uygulamaları her gün yaygınlaşmaktadır. Öncelikli görevi laik düzeni korumak olan kurumlar ise şeriatçıların değil, laikliği savunanların peşine düşmüştür. Bu durumdan cesaret alan Eğitim Bakanı, laikliği savunanları mahkemeye vermiştir. AKP iktidarında laiklik karşıtlığının her yıl ivme ve derinlik kazanmasına karşın laikliğin henüz entübe edilmemiş olması, insanımızın özünde var olan laiklik damar nedeniyledir. İnsanımızın bu anlayışı, aynı zamanda halk egemenliğinin-laikliğin- yeniden işlerlik kazanmasının da anahtarıdır. Yapılması gereken, hilafetin ya da şeriatın ne anlama geldiğini, Afganistan’dan, İran’dan, Suriye’den verilen örneklerle anlatıp insanları bilinçlendirip Anadolu insanının bu özünü harekete geçirmektir. okcabolr@gmail.com