Uluslararası raporlar Türkiye’yi emek cephesinde “hak ihlallerinin yaygın olduğu ülkeler” arasında gösteriyor. Bu tablo tek başına uzaktan bir değerlendirme olarak görülebilir. Ancak grev ertelemeleri, sendikal zorluklar, sosyal güvenlikte hak kayıpları ve denetim zayıflığı ile birlikte okunduğunda ortaya net bir tablo çıkıyor. Bir ülkenin emek karnesi yalnızca büyüme oranlarıyla ölçülmez. Asıl ölçü, işçinin örgütlenme özgürlüğü, toplu pazarlık gücü ve sosyal güvenlik şemsiyesinin genişliğidir. Eğer grev hakkı fiilen kullanılamıyor, sendikalaşma zorlaşıyor, emeklilik koşulları ağırlaşıyor ve iş güvenliği zayıflıyorsa, orada sorun tek tek uygulamalarda değil, genel politika tercihinde aranmalıdır. Mevcut iktidarın yönetiminde Son 23 yılın Emek Karnesini de bu çerçevede okumak gerekiyor. GREV HAKKI KAĞIT ÜZERİNDE Anayasal bir hak olan grev, son yıllarda sık sık “milli güvenlik” ve “genel sağlık” gerekçeleriyle ertelendi. Erteleme kararlarının büyük bölümü fiilen grev hakkının ortadan kalkmasıyla sonuçlandı. Grev yalnızca üretimin durması değildir; işçinin pazarlık masasında eşitlenmesidir. İşçinin sermaye karşısında yegane silahı olan grevin ortadan kalktığı bir sistemde toplu sözleşme masası simetrik değildir. İşverenin mali gücü ile işçinin emeği arasında zaten var olan asimetri daha da büyür. Bu durum tesadüfi değil; yatırım ortamını istikrarlı tutma anlayışının bir yansımasıdır. Ancak yatırım istikrarı ile emek hakkı arasındaki denge, sosyal devletin turnusol kağıdıdır. HUKUKEN SERBEST FİİLEN ZOR 2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, teknik olarak sendikal mevzuatı güncelleme amacı taşıyordu. Fakat işkolu barajları, uzun yetki itiraz süreçleri ve yargı üzerinden uzatılan prosedürler sendikal örgütlenmeyi pratikte zorlaştırdı. Bugün resmî sendikalaşma oranı sınırlı; toplu sözleşme kapsamı daha da dar. Bu durum, işçilerin önemli bir bölümünün kolektif pazarlık gücünden yoksun olduğunu gösteriyor. Örgütlenmenin zorlaştığı bir düzende ücretlerin bireysel sözleşmelere bırakılması kaçınılmazdır ve düşük ücret rekabetini kalıcılaştırır. ESNEKLEŞME VE GÜVENCESİZLİK Son 23 yılın en belirgin özelliği, çalışma hayatında esnekliğin kurumsallaşmasıdır. Taşeronlaşmanın yaygınlaşması, belirli süreli ve kısmi süreli çalışmanın artması ve özel istihdam büroları aracılığıyla geçici iş ilişkisinin kalıcı hale gelmesi bu yönelimin parçalarıdır. Esneklik işveren açısından maliyet avantajı sağlarken işçi açısından iş güvencesinin zayıflaması anlamına gelir. Düşük ücretle rekabet eden bir ekonomik modelde esnek istihdam tesadüfi değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü İşverenler bakımından maliyet baskısını azaltmanın en hızlı ve pratik yolu işgücü üzerindeki yükü hafifletmektir. SOSYAL GÜVENLİKTE HAK KAYIPLARI 2008’de yürürlüğe giren sosyal güvenlik reformu ile emeklilik sistemi köklü biçimde değişti. Emeklilik yaşı yükseldi, aylık bağlama oranları düştü, prim gün sayıları arttı. Reformun gerekçesi sistemin mali sürdürülebilirliğiydi. Ancak sürdürülebilirlik ile hak seviyesi arasındaki denge tartışmalıdır. Daha geç emekli olan, daha düşük aylık alan bir çalışan profili ortaya çıktı. Sosyal devlet ilkesi, mali disiplin hedefinin gerisine düştü. İŞ GÜVENLİĞİ VE DENETİM KAPASİTESİ Türkiye, iş kazaları ve iş cinayetleri açısından Avrupa ortalamasının üzerinde bir tabloya sahip. Denetim kapasitesi ile işgücü piyasasının büyüklüğü arasındaki orantısızlık dikkat çekici. Esnek üretim modeli ile zayıf denetim birleştiğinde risk artıyor. Uzun çalışma saatleri, düşük ücret ve yüksek kaza oranı birbirinden bağımsız değil; aynı ekonomik tercihin farklı yansımalarıdır. Mevcut durum aslında bir tercih meselesi. Son 23 yılın genel çizgisi; büyümeyi önceleyen, maliyetleri aşağıda tutmayı esas alan ve işgücü piyasasında esnekliği artıran bir model üzerine kuruldu. Bu yaklaşım yatırım ve rekabet açısından rasyonel görülebilir. Ancak emeğin payı, güvencesi ve örgütlenme alanı açısından ciddi soru işaretleri barındırıyor. Türkiye’nin emek karnesinin zayıf olması bir algı sorunu değildir. Bu tablo, uzun yıllara yayılan politika tercihlerinin doğal sonucudur. Grev hakkının sınırlandırılması, sendikal örgütlenmenin fiilen zorlaşması, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, sosyal güvenlik sisteminde hak düzeyinin gerilemesi aynı yönelimin parçalarıdır. Ekonomik büyüme ile sosyal adalet arasındaki denge her ülkenin temel sınavıdır. Büyüme var ama güvence zayıfsa; istihdam artıyor ama haklar daralıyorsa; üretim yükseliyor ama emeğin payı geriliyorsa, o modelin sürdürülebilirliği yalnızca ekonomik değil, toplumsal açıdan da tartışmalıdır.