Güzel Sanatlar’a adanmış bir hayat

Gerede’de başlayan bir hayat, Akademi’de şekillenen bir sanat yolculuğu; yetiştirdiği öğrenciler ve kurduğu dostluklarla yaşayan hocaların hocası İlhami Turan’ın hikâyesi... İlhami Hoca ile tanışıklığımız 1974 yılına kadar uzanır. O yıl Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nun İç Mimarlık Bölümü’nde yapı dersi hocalığına başlamıştım. Kısa bir süre sonra kendisiyle tanıştık ve zaman içinde aramızda güzel bir dostluk oluştu. Bir dönem yaz aylarında, şimdilerde ise bütün yıl Çengelköy’de oturduğu için sık sık görüşür olduk. İlhami Hoca uzun süredir yaşadıklarını kaleme alıyordu. Büyük uğraşla yazdığı kitabı yayımlandı. Merakla okudum ve doğrusu yaşadığı hayata bir kez daha gıpta ettim. Gerede’den Bolu’ya İlhami Turan, Saraybosna kökenli bir ailenin çocuğu olarak 20 Temmuz 1935 tarihinde Bolu’nun Gerede ilçesinde dünyaya gelir. Dedesi, tarihimizde 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında Gerede’ye göç etmiştir. Gerede’de güzel anılarla geçen çocukluk dönemi, annesinin Bolu’daki baba evine dönmesiyle sona erer. Gerede’yi “Altı ay beyaz, beş ayı ayaz, bir ayı yaz” diye tanımlar ve orada yaşadığı güzel günleri bütün ayrıntılarıyla bizlere aktarır. 1942-1943 yıllarında simidin fiyatı bir kuruştur; akşamüstleri çalıştırılan jeneratör vasıtasıyla şehre elektrik verilmektedir. 1 Şubat 1944 tarihinde Gerede’de bir deprem olur. Çoğu binanın yıkılmasına karşın, üç katlı evlerinde camların kırılması dışında herhangi bir hasar meydana gelmez. İlkokulunun ilk iki sınıfını Gerede’de okur; ardından Bolu Cumhuriyet İlkokulu ve ortaokulunda eğitimine devam eder. Eğitim ve öğretmenlerin etkisi İlhami Hoca’nın Bolu anılarında dile getirdiği şu bölüm bugün için de örnek alınması gereken niteliktedir: “Servis yok, kreş yok, anaokulu yok… Bütün bunlar, aileler arasında, komşuların desteğiyle çözülüyordu. Soğuk desen, eksi 15-18 derece… Zaman zaman öyle keskin bir soğuk olurdu ki; acıdan ağlardık. Neredeyse burnumuz donar ama yine de okula giderdik. Şimdiki gibi kar tatili, soğuk tatili diye bir şey yoktu.” (s. 17) İlhami Hoca’ya gıpta ettiğimi belirtmiştim. Üzerinden yetmiş yıla yakın zaman geçmesine rağmen o günleri böylesine net bir şekilde hatırlaması, beni hayrete düşüren güçlü hafızasının bir göstergesidir. Ortaokuldaki öğretmenlerini yalnızca verdikleri dersler ve aktardıkları hayat tecrübeleriyle değil, giyim kuşamları ve çevrelerine karşı davranışlarıyla da hatırlaması, o yıllarda aldığı eğitimin genç bir çocuk üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymaktadır. “Her öğrencinin bir yeteneği, bir ilgi alanı vardır. Matematikte, fizikte, müzikte iyi olanın benim dersime ilgisi olmayabilir. İhtiyaç halinde hayat bunu öğretecektir zaten.” (s. 26) Akademi’ye uzanan yol Lise tercihini yapmak için kısa bir süre Haydarpaşa Lisesi’nde misafir öğrenci olarak kalır. Ancak bir türlü adapte olamaz ve Bolu’ya dönerek Öğretmen Lisesi’ne kayıt olur. Öğretmen Lisesi yalnızca ilkokul öğretmenliği alanında eğitim vermektedir. Eğitimine devam etmek isteyenlerin ise ya Gazi Eğitim Enstitüsü’ne ya da Akademi’nin Resim veya Heykel Bölümü’ne gitmesi gerekmektedir. 3 Temmuz 1954 tarihinde Emin Barın, yerlisi olduğu Bolu’ya gelir. Bunu haber alan İlhami Turan hemen kendisini ziyarete gider. Yaptığı kaligrafi ve cilt çalışmalarını gören Emin Barın, ona Akademi’de sanat eğitimi almasını önerir. Akademi sınavlarında Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Edip Hakkı Köseoğlu, Sabri Fettah Berkel ve Zühtü Müridoğlu’nun bulunduğu jüri üyelerinin beğenisini kazanarak okula öğrenci olarak kabul edilir. Böylece İlhami Turan için yeni bir dönem başlar. Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Bu arada Akademi’de fahri asistanlık görevine devam eden İlhami Turan, kadro sorunu nedeniyle sıkıntı yaşamaktadır. Askerlik öncesinde, 1957 yılında kurulan Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’ndan hocalık teklifi alır. Askerlik görevini tamamladıktan sonra 14 Ekim 1961 tarihinde göreve başlar ve Cilt ve Kartonaj Atölyesi’nin yöneticisi olur. Bu okulun temel anlayışı “Sanatçı, aşama yapmış bir zanaatkârdır. Her sanatçı için esas olan kendi sanatında usta olmasıdır” sözleriyle ifade edilir. Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu, Almanya’da mimar Walter Gropius tarafından kurulan Bauhaus Okulu örnek alınarak kurulmuştur. 1982 yılında çıkarılan Yükseköğretim Kanunu ile Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu, Marmara Üniversitesi bünyesinde bir fakülte hâline getirilir. En az on beş yıl aralıksız öğretim hizmeti yapanlar profesör, on yıl hizmeti olanlar doçent, daha kısa süre hizmet verenler ise yardımcı doçent olacaktır. Bu kararın uzun vadede her iki okulun da sonunu hazırladığı anlaşılacaktır. Bundan böyle zanaatkârlık giderek hakir görülecek, birçok kişi bir an önce akademik unvan sahibi olmak için uğraşacaktır. İlhami Turan hocanın kitabı yılların birikimiyle oluşmuş birçok özlü söz içeriyor. Bunlardan biri şöyle: “Genellikle herkes her şeyi biliyor, kendi işinden başka.” Bu, son yıllarda benim de sıkça dile getirdiğim bir gerçektir. “Kamu yönetimi işleri gerekli nitelikte, hızda, verimlilikte yürütülemediğinden kalkınmanın etkin bir aracı olamamaktadır. Kalkınmaya destek olamamaktadır. Kalkınmaya destek olma niteliğinden yoksun olan kamu idaresi giderek büyümekte, kendini yenilememekte, pahalılaşmakta ve çözümü güçleşen katı yapılı bir sorun olmaktadır.” (s. 139) Bu satırlar Üçüncü Beş Yıllık Plan’ın tespit raporundan alınmıştır. Anlaşılan o ki altmış yılı aşan bir süre içinde değişen pek bir şey yoktur. Hasan Âli Yücel hatıralar İlhami Turan, tanıştığı ve bir dönem birlikte çalıştığı çok renkli şahsiyetlerle ilgili anılarını da aktarıyor. Bu kişilerden biri olan Hasan Âli Yücel, bir gün ona okuması için bir şiirini verir. Allah Bir “50 yılın yarısı çalışma, gelişmedir, Öbür yarısı fakat savaşıp didişmedir. Bilen yok neticede, kim yenildi,kim yendi; Kimi sıfırsın dedi, kimi övdü, beğendi. Düştüm millet uğrunda deva ararken derde, Kötü ettin dediler, iyi denecek yerde. 6 Ağustos’taydı, çekildim bakanlıktan, Ondan sonra başladı hücumlar dört bir yandan. Hangi sözün sonunda -ist gelmişse o bendim, Tanıyamaz olmuştum artık kendimi kendim. Madem sonunda -ist var, nasıl komünist olmalı? Yüzde yüzdü bir yandan bunlarca faşist olmak. Bu şaşkınlar gözünde olmuştum ben sosyalist, Hem komünist, hem faşist, hem de anti-nasyonalist. Halk mı sanki aldanan, aydınlar da yuttular; Geçen emeklerimi bir anda unuttular. Allah Bir tasavvuf eseri şu beyitle bitmektedir: Taptım sana başka tanrı bilmem; Faniler önünde ben eğilmem.” Baskıya hazırladığı kitabına koymak istediği bu şiir İlhami Hoca’yı derinden etkiler. Kitabın hazırlığı tamamlanmış, baskıya hazır hâle gelmiştir; ancak bir türlü basıma geçilememektedir. Bir gün İlhami Hoca Hasan Âli Yücel’e sorar: “Ne zaman bu eserinizin basımını gerçekleştireceksiniz?” Hasan Âli Yücel’in verdiği cevap gerçekten ibret-i âlemliktir: “Oğlum, eskiden komünist, sosyalist diyorlardı. Bu sefer de yobaz derler. Bekleyelim.” Ancak Hasan Âli Bey’in bu beklemeye ömrü yetmez ve kitabının basıldığını göremeden hayata veda eder. Bir vesileyle buluştuklarında Hasan Âli Yücel, İlhami Hoca’dan bir Mevlânâ dörtlüğü okumasını ister. Okuduğu dörtlüğü çok beğenir ve “Bunu yazıp getir.” der.“ Taş yeşermez, gelmiş olsa Nevbahar, Toprak ol da bak, nasıl güller açar. Taş gibiydin, çok gönül kırdın yeter, Toprak ol, üstünde hoş canlar biter.” Bir ustanın izleri İlhami Turan Hoca’nın yaşamını anlattığı bu güzel kitap önümüzde yeni ufuklar açıyor. Çalışmanın faziletini sergiliyor ve gelecek için bizlere yol gösteriyor. Sevgili dostuma nice sağlıklı günler dilerim. Bunca yıllık birlikteliğimizden büyük mutluluk duyduğumu, kendisinden çok şey öğrendiğimi ve öğrenmeye devam edeceğimi bilmesini isterim. İlhami Turan, Güzel Sanatlar’a Adanmış Bir Hayat, İstanbul, 2025. Akademi yılları ve ustalar İlk yıl hazırlık sınıfıdır. Dekoratif Sanatlar Bölümü’nün hazırlık sınıfındaki iki hocası Edip Hakkı Köseoğlu ve Sabri Fettah Berkel’dir. Öğleden evvel üç saatlik atölye çalışması yapılır. Öğleden sonra ise Mitoloji, Perspektif, Artistik Anatomi, Eski Türk Sanatları, Sanat Tarihi, Türk Sanatı Tarihi, İnkılap Tarihi, Estetik, Mimarlık ve Çizgisel Resim gibi teorik ve pratik dersler verilir. Bu arada Akademi’de öğrenim gören Zeki Müren ve Orhan Boran gibi sanatçılarla tanışır. İlk yılın sonunda öğrenciler eğitimlerine devam edecekleri atölyeleri seçerler. O da o yıl kurulan “Yazı ve Cilt Atölyesi”ni tercih eder. Bundan sonra hocaları Emin Barın ve Sacit Okyay olacaktır. Sanat eğitiminin yanı sıra zanaat eğitiminin de gerekli olduğunu fark ederek Emin Barın’ın atölyesinde çalışmaya başlar. Bu döneme ait anılarını “Babıâli caddesi ve sakinleri” bölümünde ayrıntılı biçimde anlatır. Mezuniyetinden sonra 1958 yılının son günlerinde yedek subay seçme sınavlarına katılır ve istihkâm sınıfına ayrılır. Asteğmenliği sırasında Genelkurmay Basımevi’nde görev yapar. “Askerlik görevimi yerine getirirken üç yerden çalışma teklifi almıştım. Çalışma tekliflerini hep ertelememin arkasında yatan bir sebep vardı. O da benim gönül işi mi desem, sevda mı desem, Akademi’de tanıdığım bir kız arkadaşım oldu. Bu iki yıl süreli gönül birlikteliğinin bir yılı da benim asistanlık görevim süresine denk geliyordu. Ailem ve hocam bu sevdayı resmileştirelim, adı olsun diyorlardı, ben dünden razıydım.” Nuşin Verzende, İranlı bir ailenin kızıdır ve ailesi Tahran’da yaşamaktadır. İstanbul’da söz kesilir; ancak evliliğin gerçekleşmesi için Tahran’a gitmesi gerekir. Pasaport alışı da Tahran’a gidişi de tam bir maceraya dönüşür. (s. 91-110)