Bugün 8 Mart; biz emekçi kadınların dayanışma, mücadele, tarihi hatırlama, bugünü anlama ve yarını kurmaya yönelik bir iradeyi ortaya koyma günü. Kimi tarihî anlar ya da yıldönümleri hatırlattıkları kadar hatırlananla bugüne yanıt olacak bir anlatıyı kurma işlevi görür. Yarını zihnimizde canlandırmak ve yola koyulmak için tutamak noktalarına gereksinim duyarız, tarihten devralabilecek hikâyeler bugünün ihtiyaçlarıyla bütünleşerek kendimizi kurmaya yardım eder. Kendimizi; seçtiğimiz, ayıkladığımız, tortusunu atıp özünü sakladığımız anlatılarla inşa ederiz. Kadın mücadelesi de böylesi hafıza mekânlarının zihinlerimizde ve eylemlerimizde var edilebilmesi üzerinden yol alabilir ancak… Rosa Luxemburg’un “Vardık, varız, var olacağız” sözü işte, geçmiş ve bugünü kucaklayan anlatıların yarını var etmesine yönelik hem bir çağrıyı hem bir istenci barındırır. Bugün yazık ki ülkemizde kadına yönelik toplumsal bellekte yerini giderek sağlamlaştıran, egemen anlatının ördüğü, kadının değersizleştirilmesi ile kol kola giden kadına yönelik cinayetlerdir. Korkunç bir şeyden söz ediyoruz. Baş etmesi çok zor ve çok ağır bir olgu bu. Kadınların yaşam hakkının cinayetler eliyle ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz. Nedenleri, nasılları, suçluları, sorumluları tüm bunlar başka bir tartışmanın, dahası soL okurlarının tanıdığı bildiği siyasal ve toplumsal çözümlemelerin konusu. Bugünün fotoğrafı ise yazık ki benim gibi pek çok insanı, başta da kadınları, karmaşık duygular içinde bırakan Fatmanur Öğretmen’in cinayeti ve Fatma Nur Hanım’ın kızı için ve kızıyla verdiği mücadelenin ana-kızın kayıplarıyla bir bıçak gibi yüreklerimizi parçalaması. Burada duralım. Tüm bunlar büyük, büyük çok büyük travma kadın mücadelesi için aynı zamanda bizler için bu ülkede eşitlik ve laiklik olmadan şiddet sarmalının bin bir türlüsünden kurtulmanın mümkün olmayacağına dair tarihsel bir ders. Yukarıda sözünü ederek yazıma başladığım, tarihi hatırlama ve bugüne devrolabilecek bir mücadele pratiğini çekip çıkarma işini, bu 8 Mart’ta Kübalı kadınlar üzerinden anlatmak istiyorum. Üçüncü kez izlediğimde bile beni inanılmaz etkileyen, gözlerimin dolduğu bu son derece dokunaklı ve ilham dolu belgeselin bende bıraktığı izlenimi sizle paylaşmak istiyorum. Elbette ABD emperyalizminin korkunç ablukası altında varoluş mücadelesi veren sosyalist Küba’nın yaşadığı onurlu duruşun duygusal yükü, öfkesi, kederi ve umudu ile yazıyorum bunları. Ne mutlu ki Küba tarihi, kadın mücadelesi için görkemli bir deneyim sunuyor. Kadın mücadelesinde Kübalı kadınların “devrim içinde devrim” diye adlandırdıkları bu muhteşem anlatıyı tüm kadınların kulağına fısıldamak gerekli. Karacaoğlan’ın “Sual eylen bizden evvel gelene/ Kim var imiş, biz burada yoğ iken” dizelerinde olduğu gibi tarihimiz görkemli. Tarihimiz yarını kuracak nice hikâyelere sahip… “Devrimde Kübalı Kadınlar” belgeseli, 2018’de Küba’da yapılmış. José Martí Küba Dostluk Derneği izlememize aracılık etmiş. Belgesel, Küba Devrimi sonrası kadınların yeni bir toplum kurma yolunda oynadığı rolü, bugünün Kübalı kadınlarının gözünden anlatıyor. Bu anlamıyla tarihsel kişilikler, bugün benim gözümde hepsi birer kahraman olan farklı mesleklerden ve yaş gruplarından kadınların sözüyle yekpâre bir kadın mücadelesi tarihinde buluşuyor. Vilma Espín, Celia Sánchez, Haydée Santamaría… kimi siyah beyaz, kimi renkli görüntüleri ve mücadeleleri ile bugünün Kübalı kadınlarına ilham oluyor. Sonra da karanfil elden ele… Kübalı kadınların tanıklıklarını dinlerken kullandıkları dil beni çok etkiledi. Vasatlık ile de baş etmek zorunda kaldığımız günümüzde, kız kardeşlerimin dillerini bu muazzam kullanışı, anlatımlarındaki bu canlılık, sözcük seçimindeki özen, bu denli duru, yalın anlatım kesinlikle başka bir zihniyet dünyasının içinde olduğumu, aslında sosyalizmin nasıl bir şey olduğunu çarpıcı ve aydınlatıcı bir şekilde kafama dank ettirdi. Hani insan bildiğini sandığı kimi durum ve olgular karşısında bir şeyin dokunuşuyla birden bir aydınlanma yaşar da her şeyi başka bir netlikte görmeye başlar ya, işte kız kardeşlerimin sözleri bana bunu yaşattı. Göçmüşler ve onları anlatan Kübalı kadınlar zamana, hayata, hikâyelerimize dair derin düşüncelere sürükledi beni. Örneğin Haydée Santamaría’nın (1922–1980) neşe ve kederin iç içe geçmesiyle ilgili devrimin zafer ânına ilişkin söyledikleri şu anki kişisel ve toplumsal sıkışmışlığımızı da kapsıyor, elbette çok başka bir bağlamda ama söylemek istediğim, biraz da, en zor durumlarda dahi yola devam edebilme yeteneğine sahip olmak devrimin bize öğrettiği diye tarif ettikleri Kübalı kadınların. Geçişler, çağrışımlar… Yine Vilma Espín’i (1930-2007) hatırlamakla ilgili “Tarihimizi etten ve kemikten, şarkı söyleyip dans eden insanların yazdığını öğretmeliyiz çocuklara” diyor biri. Etten kemikten, dans eden, şarkı söyleyen, kederlenen kadınlar 1960’da devrim olur olmaz Espin’in öncülüğünde Küba Kadınlar Federasyonu’nu kuruyorlar ve kadın devrimini eş zamanlı olarak Küba devrimine bağlıyorlar. Vilma Espín diyor ki “Erkeklerin yapamayacağı üç şey; gebelik, doğurma ve emzirme. Bunun dışındaki her şeyi erkekler de kadınlar da aynı şekilde yapabilir” Kadınlar gebelikleri boyunca tam 27 kez kontrol ediliyor. “Bütün ülkede hangi kadınların gebe olduğunu adları ve soyadlarıyla biliriz” diyorlar. Yine ekliyorlar. “Fidel, 1966 yılında kadınların devrim içinde bir başka devrim yaptıklarını idrak etmişti. Kadınların yaşamın her alanında oynadıkları öncü role değinmeksizin Küba tarihinden ve Küba Devrimi’nden söz edilemez” Ve ardından “Ataerkil kapitalizm kültürel ve sembolik alanda büyük savaş yürütmekte, devrimciler ve sol bu tabloda savunmacı değil, saldırgan ve aktif bir karşı tutum geliştirmeli” diye ekliyorlar. Son olarak Rosa Luxemburg’un “Sosyalizm çatal-bıçak meselesi değildir. Sosyalizm derin bir kültürel devrimdir” sözünü de hatırlatarak bir gerçeğe işaret ediyorlar: “Burada kimse boyun eğmez” diyorlar. Biliyorum, tüm kalbimle biliyorum üstelik. Bu barbarlık çağı bitecek. Onlar gidecek, siz kalacaksınız, sizin hikâyeniz başka diğer anlatılar gibi insanlığa armağan olacak, geleceği kuracak. 8 Mart armağanınızı alıp kadınların sandığının en nadide yerine koyuyorum ve belgeseli izlemeyenlerin bir an önce izlemesini öneriyor, yazımı güzel günlere olan inancımla “Özgürlük ve eşitlik kadınlarla gelecek!” diyerek bitirmek istiyorum.