AKP'nin pedalı

Devrim ve devrimciler için sık kullanılan bir metafordur bisiklete binmek. Pedalı çevirdiğin sürece ayakta kalırsın, durduğun an düşersin. Aslında bu benzetme sadece devrimler için değil karşı-devrimler için de birebir geçerlidir. Bir devrimci dönemi silmeye, devrimi tasfiyeye giriştiysen, yerine yenisini kurmak, kurumlaştırmak ve bunu topluma kanıksatmak zorundasın. Aksi halde tasfiyesine kalktığın değerler her seferinde ayağına dolanır. O yüzden karşı-devrimler de pedal çevirmek zorundadır. Toplumun direnç noktalarına yüklenir, geri adım atmamaya çalışır, meşruiyet üretmeye çabalar ama nafile. Siyasal sistemin meşruiyeti devrimlerden kaynaklanır, toplumsal ilişkiler devrimci dönemlere referansla belirlenir. Türkiye’de bu kırılma noktası elbette Cumhuriyet devrimi. Sadece bir rejim değişikliği değil bu. Toplumun temel yapısını değiştiren bir dönüşüm. Halifeliğin kaldırılması, laik hukuk sisteminin kurulması, kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanması, eğitimde birlik yasası… Bunların hepsi yüzyıl içinde Türkiye’de gündelik hayatı şekillendirdi, nesiller yarattı, insanlar yurttaş oldular, toplum devrimden faydalandı ve kendini 21. yüzyıla böyle taşıdı. Erdoğan ve AKP iktidarının hikâyesi ise karşı devrimci bir dönemin zirveye ulaştığı karanlık bir hikaye. Cumhuriyet devrimiyle açılan tarihsel sayfayla yüz yıllık bir hesaplaşmanın en çetin sayılabilecek bu döneminde devlet kurumlarında, eğitimde, bürokraside, kamusal sembollerde büyük bir dönüşüm yaşandı. Cumhuriyetçiliğin iktidar merkezlerinden tasfiyesi, laikliğin kamusal alandan silinmesi, yeni bir ideolojik dilin yerleşmesi… Bunların hepsi uzun bir süredir adım adım ilerliyor. Kamusal alanın cumhuriyet değerlerinden tamamen arındırılmasına dönük ciddi bir çaba sergiliyorlar. Fakat gelip gelip her seferinde illaki bir duvara  çarpıyorlar. Toplum dediğin öyle bir düğmeye basınca değişmiyor maalesef… Türkiye’de cumhuriyetçilik hâlâ güçlü bir toplumsallığı ifade ediyor. Laiklik fikri hâlâ milyonlarca insan için vazgeçilmez. Türkiye toplumunun bir anti-emperyalist hassasiyeti var. O yüzden bu iktidarın meşruiyet arayışı da hiç bitmiyor. Durmadan yeni ittifaklar kuruyor, eski ittifakları dağıtıyor, yeniden kuruyor. İçeride başka, dışarıda başka dayanaklar arıyor. Yirmi yılı aşan iktidarı boyunca bunu defalarca gördük. Bir dönem liberallerle kurulan ortaklık, sonra ve beraberinde cemaatle ittifak, ardından milliyetçi blok… Dış politikada da aynı şey. ABD ile ilişkiler hiçbir zaman koparılmıyor ama dönemsel olarak geliştirilen göreli pazarlıkçı tutuma içeride mutlaka anti-emperyalist söylem eşlik ediyor. Bölgesel rekabet adına yeni hamleler yapılıyor ama her seferinde sonuçta İsrail’in ve ABD’nin hareket alanı genişliyor. Ortadoğu’daki güç dengeleri sürekli değişirken Türkiye bu değişimin yönünü belirleyen değil, sonuçlarına uyum sağlamaya çalışan bir aktör konumunda kalıyor. Buna rağmen içeride hâlâ “anti-emperyalist” bir iktidar masalı anlatmaya çalışanlar var. Lafta anti-emperyalist olup AKP iktidarına taşeronluk yapan, onun ihtiyaç duyduğu meşruiyeti bu açıdan fellik fellik arayanlar… Oysa anti-emperyalizm sözle değil tutarlılıkla ölçülür. Bir gün Washington’la kavgalı olduğunu iddia edip ertesi gün aynı kapıda destek arayan bir çizgiye anti-emperyalizm demenin bir mantığı bulunmuyor. Doğrusu, anti-emperyalist, laik, halkçı, cumhuriyetçi bir duruşun AKP karşısında tavizsiz olması gerektiğinin sürekli akılda tutulması. Başa dönersek… Erdoğan da aslında o bisiklete binmiş durumda. Ama takdir edersiniz ki ters istikamette sürüyor. Durursa düşeceğini biliyor, o yüzden sürekli pedal çevirmek zorunda. Yeni ittifaklar bulmak, yeni krizler yaratmak, yeni denge oyunları kurmak zorunda. Çünkü mesele sadece bir koltuk meselesi de değil; aile bağlarıyla, sermaye ilişkileriyle, bürokratik kadrolarla örülmüş geniş bir çıkar koalisyonunun ayakta kalması, Türkiye kapitalizminin doyumsuz iştahına sürekli yeni gıdalar bulunması meselesi. Böyle yapılar için geri adım atmak elbette kolay değil. Türkiye de dünyadaki trendi izliyor ve insan faktörü devreye girmediği müddetçe, düzenin tepesindekiler eliyle son sürat uçurumdan aşağı sürüklenmeye devam ediyor… “Dostum Trump” bugün için vazgeçilmez bir figür. Çıldırsa da vazgeçilmez. Gazze’de binlerce kadın ve çocuk dünyanın gözü önünde öldürülse de, yanı başımızda 165 kız çocuğu okullarında katledilse de, Suriye başta olmak üzere bütün Ortadoğu İsrail’e peşkeş çekilse de vazgeçilmez… Peki Erdoğan vazgeçilmez mi? Eh emperyalist sistem için Trump ve Netanyahu'dan bile bir yerde kurtulmak ne kadar gerekliyse, yeri geldiğinde AKP'yi de "deliğe süpürmek" o kadar gerekli görülmeyecek mi? Üstelik içeride ekonomiyi ayakta tutmak için dış kaynak arayan bir yönetimden söz ediyoruz. Bugün Trump’la kurulan ilişki yarın ortadan kalktığında o ekonomik dengeyi neyle sürdüreceklerini kendilerine soruyorlar mı? Yukarısı bıyık, aşağısı sakal anlayacağınız... Türkiye'yi bütün bu denklemde kirli bir savaşın içine, adice provokasyonlarla sokmalarına ve ülkenin geleceğinin kumar masasına yatırılmasına izin vermeyelim. AKP’nin yaşadığı sıkışmışlığı aşmak için önünde sonunda Türkiye’nin iç dinamiklerine dönük operasyonlar yürütebileceğini ve düzen içi “cici muhalefet”ten faydalanarak yeni manevralar deneyeceğini akıldan çıkarmayalım. Dünya da, bölgemiz de, ülkemiz de büyük çalkantılara gebe. Bir çöküşe tanıklık ediyorsak, mutlaka bir kopuşu akla koymak gerekir. Kendimize güvenmek gerekir. Çünkü dünyanın dört bir yanında emperyalizme, işbirlikçilerine, adaletsizliğe karşı biriken bir enerji var. Şimdi bu ters istikametteki bisikletin vitesi atmış, pedal tutukluk yapıyor gibi görünüyor. Vakti geldiğinde o bisikleti alırız, devrimin rotasına yeniden koyarız. Vitesi takar, pedalı ileri doğru çeviririz. O zaman yol da açılır elbette. Türkiye’nin insanı da var, kaynağı da var, birikimi de var...