Yaşlanmanın kadın hallerinden yalnızlık

Doç. Dr. Gülçin Con Wright  - Ulaş Cetemen Kadınlık deneyiminin sınıf, ırk, engellilik gibi unsurlarla farklılaştığına dair tartışmalar her ne kadar yaygınlaşsa da yaş faktörü hak ettiği ilgiyi henüz göremiyor. Türkiye hızla yaşlanırken, kadınların yaşlılıkta neler yaşadığını ve toplumdaki konumlarının nasıl dönüştüğünü anlamanın kritik bir ihtiyaç haline geldiğini düşünüyoruz. Yaşlılık, kadınlar için genellikle bir yalnızlaşma hikâyesine dönüşebiliyor. Kadınların ortalama yaşam süresinin erkeklerden daha uzun olması, yaşamın ilerleyen evrelerinde eş kaybını ve dolayısıyla tek başına sürdürülen bir yaşam gerçeğini beraberinde getiriyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 verilerine göre; yaşlı kadın nüfusunun %45,7’sinin eşinin ölmüş olduğu görülürken bu oranın yaşlı erkek nüfusunun sadece %10,8’ine denk gelmesinin arkasında cinsiyete dayalı yaşam süresi farklılıklarından daha fazlası gizli. Eşini kaybeden erkeklerin yeniden evlenmesi toplumsal normlar tarafından kabul görürken, aynı hoşgörü yaşlı kadınlara çoğu zaman tanınmıyor. Özellikle yaşamın ilerleyen evlerinde eşlerini kaybeden kadınların uzun bir yas sürecine girmeleri, kendilerini tamamen çocuk ve torunlarına adamaları beklenirken, yeniden evlenmeleri ise halen bir tabu olarak görülüyor. Bu durum da yaşlı kadınların yaşam koşullarının yaşçılık ve cinsiyetçiliğin kesişiminde belirlendiğini ortaya koyuyor. Eşini kaybetmiş yaşlı kadınlar çocuklarıyla ya da bir bakım kurumunda yaşamıyorsa, tek başına yaşamakla karşı karşıya kalıyorlar. Nitekim eşini kaybetmiş her yaşlı kadının da yeniden evlenmek istemeyebileceğini ya da yalnız yaşamayı tercih etmiş olabileceklerini unutmamak gerek. Ancak, yine TÜİK 2024 verilerine göre, tek başına yaşayan bir yaşlı fertten oluşan hanelerin %74’ünde yaşlı kadınlar yaşıyor. Peki, yaşlı kadınlar süregelen demografik dönüşümün özneleri olarak yaşlılıkta karşılaştıkları yalnızlık ve bununla birlikte gelen sosyal izolasyon gibi dezavantajlara ne tür yanıtlar geliştiriyor? TÜBİTAK tarafından desteklenen ve Ankara’nın orta ve orta-üst semtlerinde gerçekleştirmeye devam ettiğimiz araştırmamızda, eşini kaybetmiş ve tek başına yaşamakta olan yaşlı kadınların gündelik hayat deneyimlerini onların ağzından dinliyoruz. Biz bu araştırmaya, tek başına yaşayan yaşlı kadınların belirtilen risklere “maruz kalan” ve “pasif” bir grup olarak değil, kendi yaşamlarını belirli bir ölçüde failliklerini kullanarak biçimlendirebilen “aktif” bireyler oldukları kabulüyle başladık. Sahadaki deneyim, yaşlanmayla birlikte daralan sosyalleşme olanakları ve onları kamusal alandan çekilmeye iten politikalara rağmen kadınların kendi alternatiflerini geliştirdiğine işaret ediyor. Bu alternatiflerin nasıl kurulduğunu anlayabilmek için, mahalle ölçeğinde gündelik dayanışmanın örgütlendiği mikro-mekânlara yakından bakmak gerekiyor. Yaşlılıkta sosyal ihtiyaçlara yönelik mahalle bazlı yaklaşımların ve bu tür tabandan yükselen dayanışmacı “sosyal mekânların” ne kadar önem arz ettiğini bizzat gözlemledik. Bu mekânlarda kurulan yakınlıklar, yaşlanmayla birlikte daralan sosyal ağların yeniden oluşmasına imkân tanırken, kadınların yalnızlık ve sosyal izolasyon riskine karşı geliştirdikleri gündelik dayanışma ve küçük ölçekli karşılıklı yardımlaşma pratiklerinin örgütlenmesine de zemin hazırlamakta. Sahadan edindiğimiz izlenimler, farklılaşan yaşam döngüleri ve hayat hikâyelerine rağmen yaşlılıkta failliği ve direnci besleyen iki belirgin faktör olduğunu da ortaya koyuyor. Bu faktörler, feministlerin yıllardır üzerine eğildiği iki ana mücadele alanını oluşturuyor: eğitime ve çalışma hayatına katılım. Yaşam seyri boyunca eğitim hakkına erişebilen ve aktif çalışma hayatında yer alan kadınlar, yaşlandıklarında da kendilerine çeşitli imkânlar yaratmaya devam edebiliyorlar. Eğitim ve çalışma hayatı, kadınları toplumsal cinsiyet normları üzerinden sıkıştırıp “eve kapamaya” çalışan kültürel kodların ötesine geçmeye “anlamlı” ve “değerli” hissetmeye yarayan bir anahtar işlevi görüyor. Kimi ev eksenli parça başı çalışma biçimleri geliştirerek yaşamları boyunca maruz bırakıldıkları ekonomik şiddet barikatını aşmaya, kimi derinleşen arkadaşlık ilişkileri üzerinden kendi “seçilmiş ailelerini” yaratarak geleneksel aile ile sınırlandırılan ve git gide daralan sosyal çevrelerini ikame etmeye çalışıyor. Devletin hanede erkeği kendisine muhatap aldığı bir düzlemde, tek başına yaşayan yaşlı kadınlar ataerkinin sınırlarını zorlayarak kendi yol ve yöntemlerini geliştirmeye devam ediyor. Özellikle “yaşlanmanın kadınlaştığı”, kadınlaşan yaşlanmanın da yalnızlıkla düğümlendiği bir çerçevede, kadınların “birlikte yaşlandığı” mahallelerde bu demografik grubun ihtiyaçlarını baz alan yerel yönetim hizmetleri hayati öneme sahip. Örneğin emekli lokalleri gibi birtakım mahalle bazlı hizmet modelleri, yaşlı kadınların mekân üzerinden yeni imkânlar ve ilişkiler üretebilmesini mümkün kılıyor. Bu sebeple, aynı coğrafi bağlamda benzer yaşlanma deneyimlerine sahip ve kurumsal bakım hizmetlerinin yararlanıcısı olmadan yerinde yaşlanan nice yaşlı kadın bu hizmetler planlanırken göz ardı edilmemelidir. Yaşlı kadınların kendi yaşamlarını kurabilmeleri için bu hizmetlerin öznesi olmaları oldukça önemlidir. Özetle, yaşlanmanın “homojen” bir deneyim olmadığını, kadınların yaşlılık deneyiminin yaşam boyu gelişen imkânlar ve sınırlılıklar çerçevesinde farklılaştığını hesaba katmak gerek. Kırsalda yaşlanan, hayatı boyunca yalnız yaşamış olan, engellilik ve hastalıkla yaşlanan, yaşlandıkça daha da yoksullaşan kadınların deneyimlerini daha iyi anlayabilmemiz için bu konunun sürekli olarak gündemimizde yer alması gerekiyor. Dolayısıyla, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde ve içinden geçmekte olduğumuz demografik dönüşüm ekseninde hatırlamamız gereken ilk şey, “yaşlanmanın kadın hallerinin” kadınların feminist politika gündeminde nispeten yeni ancak kaçınılmaz bir cephe olduğudur. Bakım yükü: Krizin içinde direnişi düşünmek