Zamanım az: Annelik neden kamusal bir mesele?

Seçil Türkkan Annelik zamanınızın az olduğu bir hadise. Zamanın genişleyebilmesi ise kamusallaşmasıyla mümkün. Neden olduğunu kızım Güneş’in uyuduğu aralıklarda anlattım. Güneş uyudu. Yazıyorum. Zamanım az çünkü bu yazıyı 9 aylık kızım Güneş Athena sabah uykusundayken ve bir gözüm onun üzerindeyken yazıyorum. O diş çıkarıyor, işi zor. Ben de bir şeyi arıyorum; anneliğin politik anlamını. Ama çabuk olmalıyım. Bu zamanım az ve zamanım çok hissi 9 ayın tamamına hâkimdi. Hatta hamileliği de sayarsak son 1,5 yılım bu gündemle geçti. Günün tamamını bebekle beraber geçirirken zamanım çok; kendim, işim, hayatımla ilgilenirken zamanım az oluyor. Bu azlık-çokluk dengesi bazen iyi, bazen kötü gidiyor ve bu dengesizlik beni yaşadığım şeyin ne olduğunu anlamaya zorluyor. Hayattaki her şeyin politik olduğunu görmek, bana olan biteni anlamam için iyi bir anahtar veriyor. Anneliğin de politik olduğuna emin olduğum ama bunun tam ne anlama geldiğini bilmediğim için sanırım. Tam 40 haftalık hamileyken Sara Ahmed, “Oyunbozan Feministin El Kitabı” metnini okuyordum. Ufuk açıcı bulmadım ama okumayı sürdürdüm. Hatta doktorum Irmak eşim Zihni’ye bana romantik komedi izlettirme görevi verdi. Sonra 40+1’de de kızım doğdu, zamanım romantik komediye yetmedi. Mırıldandı. Durdum, baktım. Uyuyor hâlâ. Devam... Gerçekten karnım burnumdayken feminist bir metin okumamın sebebini bugünkü pratiğimle anlamlandırıyorum; Güneş’in doğduğu Mayıs 2025’te ona saklamak için bir Uykusuz dergisi satın aldım ve yemin olsun ki içindeki herkes ve her şey erkeklerden oluşuyordu. Sonra ona mevsimler temalı kitaplar okumak istedim ama kış mevsimini betimleyen şeyin çizimi bir ‘kardan adam’dı. Sonra bir gün evdeki plaklarımızı gözden geçirdik, çoğu erkek şarkıcılardı, o yüzden Güneş için derhal Akrep Nalan, Nazan Öncel ve bir Nina Simone plağı aldık. Uyandı. Yarın devam edeceğim. *** İkinci gün... Dün bıraktığım yerden başlıyorum ama aklım dışarıda; dün sokakta yürürken yaşadıklarımda. Sokağa yürümeye çıktığımızda bebek arabasıyla yürümenin eziyetinden bahsetmek bana o kadar ezber bir şeyden bahsediyormuşum hissi veriyor ki, işte yine de umutsuzca söylüyorum. Peki, insan bebeğinin sokaktayken kaka yapmasından korkar mı? Sokakta uzun süre kalmak istersek bir bebek bakım odasının şans ve istisna olduğunu biliyorum. Ya da illa sokakta olmak istiyorsak bu yüzden bir AVM’ye tıkılmamız gerektiği gerçeği ile yüzleşiyorum. Toplu taşımaya bebeğimle binmeye ise henüz çok yakın zamanda “cesaret” edebildim. Bunları geçtim, her yer sanki bütün ülke sigara dumanı kokuyor. Açık havada bir yerde oturmak sigara dumanı solumamız anlamına geliyor. Duman istemiyorsanız insanlardan çok uzaklarda oturmamız gerekiyor. Ne münasebet? Sahi bu kamusal alan kime ait? Sokakta emzirmek/emzirmemek, doğumdan sonra işten ayrılmak, sosyal hayattan izole olmak, babalık izninin beş gün olması, babanın işe annenin eve izole olduğu, bu arada aşk ilişkisi üzerine kurulu ilişkinin bu yoğun bakım ve çalışma emeği altında ezilip durması, akan gündelik hayat… Güneş emeklemeye çalışıyor. Dün yapamıyordu bunu. Şimdi yanına gidiyorum. *** Üçüncü gün... Uyku kısa sürecek, acele etmeliyim. Bütün bunlar ve sayamadığım tüm mini mini sevimli ve sevimsiz detaylara baktığımda kocaman bir kamusal resim görüyorum. Son ana kadar toplumsal yapıya dair bir şey okumaya çalışmam sanırım zavallıca doğumda aktarmayı umduğum bir toplumsal cinsiyet gözlüğü ile filan ilgili. Kızım toplumsal cinsiyet gözlüğünü hemen o an taksın ve yukarda saydığım tuhaf erkek dünyayı hemen çözsün istemiş olmalıyım. Çünkü hamileyken her şey doğuma kadarmış gibi davranılıyor ve kimse size asıl konudan bahsedilmiyor. Hamilelikte herkes doğuma odaklanırken doğumdan sonra zaman neden görünmezleşiyor? İnanın bu sessizlik de politik. Bu suskunluk ve yanılgı sarmalında bir parantez açmak için Güneş 40 günlükken Lohusa Şerbeti isimli bir program yapmaya başladım YouTube’da. Çünkü anneliğin “muhteşem” parantezi altında toplandığı bu muhteşem sessizliğin, açılması gerekiyor. Güneş’in sesi geldi. Kaydedip gidiyorum. *** Dördüncü gün... Dişi çıktı sonunda. O rahatlayınca ben de döndüm. Doğumla beraber annenin başlayan fizyolojik, biyolojik ve ruhsal dönüşümünün aslında 40 günle değil de 2-3 yıla yayılan bir değişim olduğunu ‘yaşayanlar’ anlatıyor. Şimdiye kadar konuğum olan dokuz ve hatta benimle birlikte on kadın bu dönemde ne kadar yalnız hissettiğinden bahsediyor ve bunu hissederken de yalnız değiliz; Milenyum ebeveynleri (1981-1996) kendi bebekleriyle kendi ebeveynlerine göre üç kat fazla vakit geçiriyor, çünkü klasik haliyle söylersek ‘köy’ artık yok oldu. Parenthood Study 2024 verilerine göre ebeveynlerin yüzde 66’sı yalnız ve izole hissediyor. Bugünün ebeveynlik anlayışında yedir, içir, uyut değil. Duyguları, psikolojisi, regülasyonu ve hayatla kurduğu sağlıklı ilişkiden sorumlu hissediyoruz. Bana kalırsa bunun karşılığı bir OECD verisinde gizli; Türkiye’de kadınların doğum sonrası işe dönüş oranı özellikle çocuğu 0-3 yaş aralığındaysa yüzde 25-30 civarında. Demek ki sorun kişisel değil, yapısal. Halbuki bize biraz zamanımızın olabilmesi için sağlıklı kamusal alanlar lazım. Bebekli yaşamı merkez alacak şekilde düzenlenmiş şehirler, bakım emeği özel alan değil, kamusal öncelik olmalı. Eşit ebeveynlik izni — tabii ki İsveç bunu deniyor bile — 0-3 yaş için ücretsiz kreşler, yarı zamanlı ama güvenceli çalışma modelleri. Belki bunlar olursa Türkiye’nin genç kuşağı da bebek konusunda daha hevesli davranabilir. Yani aile yılı ilan etmek bunlar kapsanınca bir anlama geliyor. Acele etmeliyim. Kıpırdanıyor. Zamanım az, o yüzden bu yazıyı aslında dört güne yayılan bir periyotta yazdım. Güneş o dişi çıkardı ve emeklemesi dört gün önceye göre çok daha iyi. Bütün bunları gün gün izlemek muhteşem ve aslında biliyorum ki izleyebiliyor olmak da politik. Ama bebeğin bakımı annenin kişisel tercihi değil, bir toplumun örgütlenme biçimi. Arkadaşım Nilgün “Bebeler şahsi ürünler olmamalı” demişti. Haklı. Bebeler şahsi ürünler değil. Feminist Gece Yürüyüşü’ne kızımla gitmek isterdim, ama bu iklimde mümkün değil. Ben onunla birlikte şehirde, istediğimiz yerde, gündüz, gece yürümek için — Güneş uyandı.