İRAN'DA İÇ SAVAŞ ÇIKAR MI? ABD, İran'a karadan saldırır mı? Savaşta son dakika...

MİLLİYET.COM.TR - ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan çatışma, Orta Doğu’da güvenlik dengelerini sarsarken İran’ın rejimi ayakta tutmayı hedefleyen asimetrik bir savaş stratejisi izlediği ve ABD üslerini hedef alan misillemelerle karşılık verdiği bir sürece dönüştü. Türkiye ve bazı bölge ülkeleri krizin büyümemesi için diplomatik denge ve arabuluculuk çabası yürütürken, NATO ve Avrupa temkinli bir tutum aldı; Birleşmiş Milletler ise etkisiz kalmakla eleştirildi. Rusya ve Çin saldırıları eleştirip İran’a dolaylı destek verirken doğrudan savaşa girmekten kaçındı. Uzmanlara göre en kötü senaryo ise İran içinde etnik ve siyasi kırılmaların tetiklenmesiyle bölgesel bir parçalanma ve uzun süreli istikrarsızlık ihtimali. Orta Doğu ateş çemberi! Trump'ın 'çok sert vuracağız' sözüne Tahran'dan yanıt: Tüm üsler hedefte SAVAŞ BİZE SON BİR HAFTADA NE GÖSTERDİ? Çanakkale Onsekiz Mart Üni. Öğr. Üy. Dr. Ufuk Necat Taşçı ’ya göre 28 Şubat'tan bu yana yaşananlar, ABD ve İsrail öncülüğündeki savaşın gri alanlarda yürüdüğünü, birçok aktörün beklenmedik şekilde pozisyon değiştirdiğini ve Birleşmiş Milletler’in ise etkisiz kaldığını gösterdi. Türkiye ve bölge ülkeleri ABD’yi durdurmaya çalışırken İran ile yaşanan gerilimlere rağmen daha büyük bir kaosu önlemek için temkinli davranmaya çalıştı. Aynı süreçte Rusya ve Çin dahil büyük güçlerin çıkar odaklı hareket ettiği görülürken, bölgede Müslüman ülkelerin kendi aralarında daha güçlü bir işbirliği kurması gerektiği yönünde bir farkındalık oluştu. Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Fatma Yeşilkuş ise ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve İran’ın bölgedeki ABD üslerine misillemesi, Orta Doğu’daki güvenlik dengelerini değiştiren yeni bir kırılma sürecini başlattı. Dr. Yeşilkuş, İran’ın klasik savaş yerine rejimin ayakta kalmasını hedefleyen asimetrik bir strateji izlediğini, bu nedenle doğrudan ABD ile rekabet etmek yerine bölgedeki Amerikan üslerini ve İsrail’i hedef alan psikolojik ve askeri etkisi yüksek saldırılar gerçekleştirdiğini belirtiyor. Hintli gazeteci İsrail’deki savaş sansürünü ifşa etti! 'Gerçekler saklanıyor' AVRUPA'NIN SAVAŞA ÇEKİLME İHTİMALİ BELİRDİ Son bir haftadır birçok hususun daha da karmaşık hale geldiğini söyleyen Dr. Taşçı, 'Savaşın ne kadar gri alanlarda yürütüldüğünü, hiç beklemediğimiz aktörlerin beklemediğimiz şekilde politikalarını değiştirdiği, arka planda birçok bilinmezin olduğu bir savaş süreci yaşadık. ABD’de MAGA ekibinin Trump tarafından şu an için yarı yolda bırakıldığı ve Trump’ın belki de Epstein gibi dosyalar üzerinden, İsrail tarafından savaşın içerisine İsrail’in istediği şekilde çekildiğini gördük. Nitekim Tucker Carlson da açıklamaları ile bunu doğruladı. Diğer aktörlere gelecek olursak Avrupa, özellikle ABD’nin de talebiyle, son zamanlardaki sorunlu ilişkiye rağmen Washington ile denge kurmaya gayret etti. Hem savaşa saldırı anlamında müdahil olmayacaklarını açıkladılar hem de üslerini ABD’ye açtılar. Trump göreve geldiğinden beri ABD-Avrupa arasındaki ‘en olumlu’ işbirliği idi denebilir. Özellikle Güney Kıbrıs’taki üslerin İran tarafından hedef alınma ihtimali de ortaya çıkınca, Avrupa’nın savaşa çekilme ihtimali daha da belirdi.' dedi. İRAN'IN ASIL HEDEFİ: İRAN İSLAM CUMHURİYETİ'NİN AYAKTA KALMASINI SAĞLAMAK Orta Doğu'da son yıllarda birçok kriz yaşadığını hatırlatan Dr. Yeşilkuş, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik doğrudan saldırısı ve ardından İran’ın bölgedeki Amerikan üslerine misillemesi, bölgesel güç dengeleri açısından yeni bir dönemin habercisi olduğunu vurguladı. 'Bu savaş ile birlikte son bir haftada Orta Doğu’daki güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği bir kırılma noktasını izliyoruz' diyen Dr. Yeşilkuş, 'Savaşta İran’ın askeri stratejisini anlamak için klasik savaş mantığından uzaklaşmak gerekiyor. Çünkü İran’ın yürüttüğü savaş klasik anlamda toprak kazanmak, düşmanı yenmek veya askeri üstünlük kurmak üzerine kurulu değil. Asıl hedef, İran İslam Cumhuriyeti’nin ayakta kalmasını sağlamak. Dolayısıyla şunu gözlemliyoruz ki; İran’ın askeri yaklaşımı aslında uzun süredir bu ihtimale göre şekillenmiş. Çünkü İran, yıllardır gelen yaptırımlarla birlikte İsrail veya ABD ile doğrudan bir çatışmaya girebileceğini öngörüyordu ve hatta bu savaş başlamadan önce olası bir savaş durumunda İran’ın muhtemel senaryolarını konuştuğumuzda önce ayakta kalmak ve sistemin sürdürülebilirliğini korumak olduğu ifade ediliyordu. Bu nedenle de stratejilerini böyle bir savaşın rejimi devirmesini engelleyecek şekilde tasarladıklarını görebiliyoruz.' dedi. İRAN FARKINDA: ABD ANAKARASI ULAŞILAMAZ ANCAK... ABD’nin küresel askeri üs ağı, uçak gemileri ve gelişmiş hava kuvvetlerinin İran’a kıyasla çok daha güçlü olduğunu belirten Dr. Yeşilkuş , 'Bu nedenle İran klasik askeri rekabet yerine asimetrik savaş doktrini çerçevesinde Körfez ülkelerindeki ABD askeri üslerinin radar sistemlerini, kritik kontrol merkezlerine misilleme yanıtları veriyor. Yani, İran kendi sınırlamalarının farkında. ABD anakarası ulaşılamaz durumda ancak bölgedeki Amerikan üsleri ve özellikle komşu Arap ülkelerindekiler İran için ulaşılabilir durumda. İsrail ayrıca İran füzelerinin ve insansız hava araçlarının menzili içinde yer alıyor ve son çatışmalar hava savunma sistemlerinin delinebileceğini de gösterdi, keza 12 gün savaşlarında da bunu gördük. O yüzden bu sistemlerden geçen her füze ve drone sadece askeri değil, psikolojik bir üstünlük de taşıyor.' ifadelerini kullandı. Talabani'den ABD kanalında canlı yayında İran itirafı: Türkiye müdahale eder İSRAİL'DEN 'FALSE FLAG' OPERASYONLARI 'BM şartı ve uluslararası hukukun hiçe sayıldığı, İsrail’in tek taraflı ve hukuksuzca ‘önleyici savaş’ diye giriştiği bu savaşta ABD ve İsrail küçük kız çocuklarına kadar hedef aldılar. Dolayısıyla ikazları, şartları, hukuki metinleri ve genel sekreterinin ikazlarının dikkate alınmadığı, işlevsiz bir BM gördük maalesef.' diyen Dr. Taşçı , 'Türkiye ve bölge ülkeleri, İran ile yıllardır devam edegelen sorunlarını bir kenara bırakarak ABD’ye engel olmaya çalıştılar. Hatta duyduklarımıza göre bu sürecin gecikmesindeki temel unsur oldular. Ancak buna rağmen İsrail’in ABD destekli kaosu, savaşı gerçekleşti. Bölge ülkeleri, belki de kendileri benzer bir durumda olsalar İran’ın kendilerine yapmayacaklarını bildikleri halde Tahran’a destek olmaya gayret ederken kendi topraklarının hedef alındığı bir süreç yaşadılar. İran’da bir kliğin rasyonaliteden uzaklaştığı ve gittikçe marjinalleştiğini gördük. Aynı zamanda İsrail’in ‘false flag’ diye tabir ettiğimiz operasyonlarla İran’a karşı bölge ülkelerini kışkırtmaya çalıştığı bir süreç de yaşandı. Bunlara rağmen Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri cevap haklarını mahfuz tutarak İsrail’in istediği olmasın diye çabalamaktalar. Pezeşkiyan’ın bölge ülkelerinden özür dilemesi ile beraber, İran kendisini ve bölgeyi kaostan korumaya çalışan ortak akla daha fazla sorun çıkarmamalıdır. Rejim belki İsrail tarafından değil ama şayet ısrarcı olursa bu marjinalleşmeden dolayı çöker çünkü.' açıklamasını yaptı. OLASI İÇ KARIŞIKLIK SENARYOSU Dr. Yeşilkuş 'a göre; gerginliğin ilk zamanlarında ABD Başkanı Trump yönetimi, bölgeye gönderilen donanma ve askeri unsurların doğrudan bir işgal amacı taşımadığını, öncelikle İran’daki protesto hareketlerine “destek ve caydırıcılık” amacı taşıdığını ifade ediyordu. Bu süreçte Washington’dan yapılan açıklamalarda İran halkına 'dayanın' mesajları veriliyordu ve askeri baskının aynı zamanda rejim üzerindeki iç siyasi baskıyı artıracağı düşünülüyordu. Bu askeri ve siyasi baskı ortamının ardından diplomatik bir müzakere süreci gündeme geldi. Ancak görüşmelerde protestocuların aksine İran’dan üç temel konuda geri adım atması talep edilmişti ki bunlar; uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin sınırlandırılması, balistik füze programının durdurulması ve İran’ın bölgedeki vekil aktörlere verdiği desteğin sona erdirilmesiydi. Bu müzakere başlıkları esasen İran’ın güvenlik mimarisinin üç temel unsurunu hedef aldığı için görüşmeler oldukça kırılgan bir zeminde ilerledi. Ancak çatışmanın ilerleyen safhalarında hedeflerin giderek genişlediğini gördük. Özellikle İsrail Başbakanı Netanyahu ve ABD yönetiminden gelen açıklamalarda İran’daki siyasi rejimin değişmesi, uzun vadeli bir hedef olarak dile getirilmeye başlandı ve savaşın ilk gününde İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve bazı üst düzey siyasi figürlere yönelik suikast girişimleri de bu stratejik hedefin işaretlerinden birisiydi. Görüldü ki; Hamaney’in öldürülmesi, İran devlet yapısının kurumsal dayanıklılığına zarar vermedi ve onun ölümüyle birlikte rejimin kısa vadede çökeceği yönündeki beklentiler boşa çıkmış oldu. Bu noktada şu gerçek tekrar gün yüzüne çıkmış oldu ki dış müdahale ile bir rejimi değiştirmek, yalnızca hava saldırıları ve sınırlı askeri operasyonlarla oldukça zor. Tarihsel örnekler incelendiğinde rejim değişikliklerinin büyük bölümünün doğrudan kara operasyonlarıyla veya geniş çaplı iç savaşlarla gerçekleştiğini görüyoruz. Alıntı Metni 'ABD'YE NE KADAR GÜVENMEYECEKLERİNİ GÖRDÜLER' Rusya ve Çin’in ABD’nin bölgedeki müttefiklerine yaşattığına benzer hususların yaşatıldığını ifade eden Dr. Taşçı da, 'Özellikle Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri topraklarına bombalar düşerken bir yandan da ABD’ye ne kadar güvenmeyeceklerini gördüler. Benzer bir süreci de İran Rusya ve Çin ile yaşadı denebilir. Mesele savaş ve bireysel çıkarlar olduğunda ABD, Rusya ve Çin arasında bir fark kalmadığına dair güçlü bir düşünce oluştu bölgede. Dolayısıyla bölgesel aklın işletilmesi, askeri ve siyasi gücü etkin bir ittifakın kurulması, Müslüman ülkelerin bir an evvel kendi içlerindeki sorunları çözmesi ile alakalı kurumsal bir hafıza oluşmaya başladı. Aksi halde neler olabileceğini herkes gördü.' değerlendirmesinde bulundu. OLASI BİR KARA HAREKATI YAŞANIR MI? Mevcut şartlar altında ABD ve müttefiklerinin İran’a karşı geniş çaplı bir kara harekâtı başlatmasının çok düşük ihtimal olduğunu değerlendiren Dr. Yeşilkuş, 'Böyle bir operasyon hem askeri hem de siyasi açıdan son derece maliyetli. Bu nedenle daha olası senaryo; hava saldırıları, ekonomik baskı, diplomatik izolasyon ve İran içindeki potansiyel toplumsal kırılganlıkların kullanılmasını içeren çok katmanlı bir baskı stratejisinin devam edeceği yönünde olduğunu düşünüyorum. Bana kalırsa en uç ve en kötü senaryo, dış askeri baskının yanı sıra iç siyasal ve etnik ayrışmanın birlikte tetiklenerek etnik ve bölgesel olarak ayrışmış bir İran yaratılmaya çalışılması. Bir parçalanma senaryosu, bölgesel rejimler arasında yeni güç boşluklarının oluşması anlamına gelir. Bu boşluklar vekil aktörler, milis gruplar ve bölgesel güçler arasında yeni alan savaşlarına dönüştürülebilir. Bu risk, yalnızca İran içinde değil; Irak, Suriye, Afganistan, Pakistan gibi komşu bölgelerde yeni çatışma merkezleri oluşturur. Böyle bir yapı, uzun vadeli istikrarsızlığın Orta Doğu’yu belki de on yıllarca sürecek bir kriz ortamına çekmesine de neden olabilir.' dedi. BU SÜREÇTE HANGİ ÜLKE/KURUM, NE YAPTI? -TÜRKİYE- Dr. Yeşilkuş sözlerini şöyle sürdürdü; İran ile ABD-İsrail arasında yaşanan savaş sürecinde Türkiye’nin tutumu; kriz yönetimi, diplomatik arabuluculuk ve bölgesel istikrarın korunması ilkeleri çerçevesinde şekillenmiş durumda. Türkiye, dış politikada uzun süredir benimsediği yaklaşım doğrultusunda, küresel sistemde nerede bir çatışma ortaya çıkarsa çıksın öncelikle itidal, diyalog ve diplomasi çağrısı yapan yegane aktörlerden birisi. Nitekim bu yaklaşım yalnızca bu krizle de sınırlı değil. Türkiye daha önce de Ukrayna savaşı, Karabağ krizi ve Orta Doğu’daki çeşitli gerilimlerde benzer şekilde çatışmaların diplomatik yollarla çözülmesi yönündeki çabalarını ortaya koymuştu. Türkiye, krizin ilk günlerinden itibaren hem bölgesel hem de küresel aktörlerle yoğun bir diplomasi trafiği yürütmüş; İran, ABD, Avrupa ülkeleri ve Orta Doğu’daki birçok başkentle temaslarda bulunarak çatışmanın kontrol altına alınması gerektiğini vurgulamıştır. Dolayısıyla Ankara’nın temel hedefinin krizin daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemek olduğunu söyleyebiliriz. Aslında Türkiye’nin bu süreçte izlediği diplomatik strateji birkaç temel unsur üzerine kurulu. Öncelikle Ankara, bölgedeki gerilimin tırmanmasının yalnızca İran ve İsrail’i değil, tüm Orta Doğu güvenlik mimarisini etkileyebileceğini vurguluyor. Bu nedenle Türkiye, askeri operasyonların durdurulması ve tarafların müzakere masasına dönmesi gerektiğini sürekli olarak dile getirmeye devam ediyor. İkinci olarak Türkiye, krizin doğrudan etkilediği bir ülke olarak bölgesel istikrarsızlığın yaratabileceği güvenlik riskleri, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla ortaya çıkan enerji güvenliği ve krizi ile olası göç dalgaları konusunda uluslararası toplumun dikkatini çekmeye çalışıyor. Bu noktada Türkiye hem Batılı müttefikleriyle hem de İran ile diplomatik temaslarını sürdürerek taraflar arasında diyaloğun kopmaması gerektiğini savunmaya devam ediyor. Yani özetle Türkiye, İran-ABD-İsrail savaşında klasik ittifak siyasetinden ziyade proaktif dengeleyici diplomasi yaklaşımı benimsemiştir. Bu yaklaşımla erken diplomatik müdahale, taraflar arasında denge kurma ve çatışmayı tırmandırmama üzerine kurulu bir strateji izlemektedir. -AVRUPA- Bu savaş başlamadan önce Avrupa Birliği İran’ın anayasal askeri kurumu olan Devrim Muhafızları Ordusu’nu terör örgütü ilan etmişti. Dolayısıyla tepkilerini kestirmek mümkündü. Genel olarak baktığınızda Avrupa’nın bu savaşa yaklaşımı birlikten ziyade temkinli ve parçalı bir pozisyon sergiliyor. Şimdi Fransa’ya baktığınızda Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu savaşın başlamasıyla birlikte Fransız amiral gemisi Charles de Gaulle’nin Akdeniz’e hareket etmesi yönünde emir vermişti ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne gönderilen İHA’ları savaş uçaklarıyla yok ettiklerini duyurmuştu. Dolayısıyla Fransa’nın tutumunun nerede olduğunu görebiliyorsunuz. Sanıyorum ki bir türlü sonlanmayan Rusya-Ukrayna savaşı neticesinde Trump’ı karşısına almak istemeyen bir Avrupa var. Diğer taraftan, İspanya’yı ayırmamız gerekiyor ki İspanya, Avrupa içinde daha eleştirel bir pozisyon aldı. Başbakan Pedro Sánchez hükümeti, ABD-İsrail saldırılarını tek taraflı askeri eylem olarak nitelendirdi ve gerilimi artırdığı gerekçesiyle eleştirdi. Ayrıca ABD’nin İspanya’daki Rota ve Morón üslerini İran’a yönelik saldırılarda kullanmasına izin vermedi ki bu üsler, ABD’nin geçiş güzergahında kritik öneme sahip olan üsler olarak biliniyor. Dolayısıyla Başbakan Sánchez’in bu tutumu Avrupa içinde ABD politikalarına mesafeli bir diplomatik çizgiyi temsil ediyor. Bütünüyle baktığımızda da Avrupa aslında ABD ile güvenlik ittifakını korumak, İran ile doğrudan savaşın parçası olmamak ve bölgesel istikrarsızlığın Avrupa enerji ve güvenlik sistemine etkisini sınırlamak maksadıyla seyirci konumunda kaldıklarını söyleyebiliriz. -BİRLEŞMİŞ MİLLETLER- Birleşmiş Milletler sistemi açısından İran’a yönelik ABD-İsrail saldırıları, egemen bir devlete karşı gerçekleştirilen askeri operasyonların, BM Antlaşması’nın güç kullanımını düzenleyen hükümleriyle açık biçimde çeliştiği aşikar. Özellikle Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın m.2/4’te de öngörüldüğü üzere, devletlerin uluslararası ilişkilerde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanması yasaktır. Normal koşullarda uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden böyle bir gelişme karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil şekilde toplanarak diplomatik ve hukuki bir çerçeve oluşturması gerekir. Ancak mevcut kriz bağlamında Güvenlik Konseyi’nin etkin bir şekilde toplanamaması ve somut bir karar üretememesi, BM’nin uluslararası güvenlik mimarisindeki işlevselliğine yönelik eleştirileri yeniden güçlendiriyor. Öte yandan, Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasındaki jeopolitik rekabet ve veto mekanizması, kriz anlarında kurumun hızlı ve bağlayıcı karar almasını çoğu zaman zorlaştıran bir durum. Kaldı ki ABD’nin veto etme yetkisi göz önünde bulundurulduğunda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden sağlıklı bir karar çıkmasını beklemek çok iyimser kalır diye düşünüyorum. -NATO- İran-ABD-İsrail savaşı bağlamında NATO’nun tutumu, ittifakın klasik güvenlik refleksleri ile jeopolitik ihtiyat arasında sıkışmış bir pozisyon sergiliyor aslında. İran’dan fırlatılan bir balistik füzenin Irak ve Suriye hava sahasını geçerek Türkiye’ye doğru yönelmesi üzerine Türk savunma makamlarının ve NATO kaynaklarının aktardığına göre söz konusu füze, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma sistemleri tarafından henüz Türk hava sahasına girmeden imha edilmişti. Bu olay, İran-ABD-İsrail savaşının ilk kez doğrudan bir NATO ülkesinin güvenliğini tehdit ettiği bir gelişme olarak değerlendirildi ve NATO askeri komutanlığı olayın ardından ittifakın balistik füze savunma seviyesini yükselttiğini ve Türkiye dahil tüm müttefiklerin hava savunmasının güçlendirildiğini açıkladı. Burada dikkat çekici olan nokta, bu olayın NATO’nun kolektif savunma maddesi olan Madde 5’i tetiklememiş olması. Dolayısıyla tüm bu tutumları değerlendirdiğimizde NATO şu aşamada kontrollü caydırıcılık stratejisi güdüyor. Bununla birlikte NATO’nun, İran ile doğrudan askeri çatışmaya girmekten kaçınırken aynı zamanda ittifak üyelerinin güvenliğini sağlayacak askeri kapasiteyi göstermeye çalıştığını düşünmekteyim. Bu yaklaşım, ittifakın hem ABD-İsrail operasyonlarına dolaylı destek vermesini hem de bölgesel savaşın NATO-İran çatışmasına dönüşmesini engellemesini amaçlayan bir denge politikası olarak da yorumlanabilir. -RUSYA- İran ile ABD-İsrail arasında başlayan savaş karşısında Rusya’nın tutumunun hem sert diplomatik eleştiriler hem de stratejik temkin içeren çok katmanlı bir politika olarak öne çıktığını düşünüyorum. Moskova yönetimi savaşın ilk günlerinden itibaren ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açık biçimde kınamış ve bu operasyonları uluslararası hukuka aykırı bir eylem olarak nitelendirmiştir. Moskova’ya göre söz konusu saldırılar yalnızca İran’ı hedef almamakta, aynı zamanda Orta Doğu’nun tamamını kontrolsüz bir tırmanışa sürükleme potansiyeli de taşımakta. Dolayısıyla Rusya’nın krizi yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değil, aynı zamanda uluslararası sistemin hukuki ve güvenlik mimarisini etkileyen bir gelişme olarak gördüğünü söylemeliyiz. Öte yandan uluslararası basında, Rusya’nın yalnızca diplomatik açıklamalarla sınırlı kalmadığını, İran ile askeri ve istihbarat alanındaki koordinasyonunu da artırdığını öne süren iddialar yer alıyor. Özellikle bazı Batılı kaynaklara göre Moskova’nın İran’a ABD askeri varlığına ilişkin istihbarat bilgileri sağladığı iddiaları gündemde yerini alıyor. Bu durum Rusya’nın doğrudan savaşa girmeden İran’ın stratejik kapasitesini destekleyen “arka planda destek” politikasını tercih ettiğini gösteriyor bize. Ek olarak, savaş başlamadan önce İran ve Rusya arasında İran’ın hava savunmasını yeniden inşa etmek amacıyla yaklaşık 500 milyon Euro’luk gizli füze anlaşması imzalandığı iddia edilmişti. Anlaşma kapsamında, Rusya’nın İran’a üç yıl içinde 500 adet “Verba” taşınabilir fırlatma ünitesi ile 2.500 adet “9M336” tipi füze teslim etmesi öngörülüyordu ki bu sistemlerin bir kısmının hatta İran’a teslim edildiği yönünde de iddialar bulunmaktaydı. Dolayısıyla Rusya’nın dolaylı desteği neticesinde İran’ın özellikle kritik askeri tesisleri ve şehirleri düşük irtifa saldırılarına karşı koruma kapasitesini ciddi biçimde artırabilecek hamlelerde bulunduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak Rusya’nın bu krizde iki temel hedef gözettiği kanaatindeyim. Birincisi ABD’nin Orta Doğu’daki askeri ve siyasi etkisini sınırlamak, ikincisi ise İran ile kurduğu stratejik ortaklığı korumak üzerine kurulmuş olan hedeflerden söz ediyorum. Ancak Moskova’nın doğrudan askeri müdahaleden kaçınması, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle zaten ciddi bir askeri ve ekonomik yük altında bulunmasıyla da ilişkili. Bu nedenle Rusya’nın İran krizindeki rolü “askeri müdahale yerine dolaylı ve diplomatik destek ve stratejik dengeleme” şeklinde tanımlayabileceğimiz türde. -ÇİN- Çin özelinde konuştuğumuzda tüm bu gerilimlerin bir diğer nihai amacı Çin’in enerji hatları açısından da çevrelenmek maksadıyla yapıldığını söyleyebiliriz. Yani hem Venezuela’daki Trump’ın Maduro’ya müdahalesinde hem de İran’a yönelik gerçekleştirilen bu savaşın arka planındaki bir amaç da Çin’i kıskaca almak. Çin ise tabi ki gelişmeleri yakından takip ediyor çünkü İran’ın düşmesi demek, Çin’e ulaşmak demek. Özellikle Basra Körfezi civarındaki ticaret faaliyetlerinin sekteye uğraması Çin’e büyük bir zarar vermesi anlamına gelir. Çünkü Çin’in enerji açısından Orta Doğu’ya bağımlılığı gerçekten yüksek. Çin, dünyanın en büyük petrol ithalatçısı ve petrolünün yaklaşık %40-50’si Orta Doğu’dan geliyor. Özellikle Çin petrolünün yaklaşık %45’i Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Ayrıca İran da Çin için önemli bir tedarikçi. Çünkü Çin petrol ithalatının yaklaşık %10-13’ünü İran’dan alıyor ve İran petrolünün %80-90’ı Çin’e gidiyor. Bu nedenle İran’daki bir savaş veya Basra Körfezi / Hürmüz Boğazı krizi Çin ekonomisini gerçekten etkiler. Çin’in tutumuna baktığımızda da sert diplomatik eleştiriler ile stratejik temkin arasında şekillenen bir politika görüyoruz. Pekin yönetimi savaşın başlamasının ardından ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açık şekilde eleştirdi, ancak buna rağmen İran’a doğrudan askeri destek vermekten özellikle kaçındı ki beklentiler de zaten bu yöndeydi. Bunun temel nedeninin Çin’in kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarını korumak istemesi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Çin’in şu anda stratejik rekabet yaşadığı ABD ile Orta Doğu’da doğrudan bir askeri karşılaşmaya girmek istemediği ortada. Pekin’in İran’a alenen askeri destek vermesi durumunda bunun büyük güçler arasında doğrudan çatışma sebebi olma riski ortaya çıkar. Diğer taraftan, Çin yalnızca İran ile değil aynı zamanda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkeleri ile de yoğun ekonomik ilişkiler yürütüyor. Bu nedenle Pekin, Orta Doğu’da taraflardan birinin açık askeri müttefiki gibi görünmek istemiyor. Bu nedenle, Çin’in bu krizdeki politikası stratejik bekleme ve diplomatik dengeleme üzerine kurulu. Pekin, bir yandan İran’ın egemenliğini savunduğunu ve saldırıları kınadığını açıklıyor, diğer yandan askeri müdahaleden uzak durarak diplomatik çözümü öne çıkarmaya çalışıyor. Ama Rusya örneğinde olduğu gibi Çin için de arka taraftan destek verdiğine yönelik iddiaların mevcut olduğunu söylememiz gerekiyor. Özellikle İran’ın, Çin’den gemisavar süpersonik füze almak için anlaşma yapmaya yaklaştığına dair iddialar ortada. Dolayısıyla İran’ın bu füzeleri elde etmesi durumunda İran’ın bölgede bulunan ABD donanmasına karşı bir üstünlük elde edebileceği yönünde arka planda çalışmaların olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir diye düşünüyorum.