Başlığı, Milan Kundera’nın kült eseri Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği’, insanın seçimleri ve bu seçimlerin getirdiği ağırlık ve hafiflik arasındaki o ince çizgiyi anlattığı için seçtim. Türkiye’nin jeopolitik kaderi benzer bir ikilemle maluldür: Coğrafyanın getirdiği stratejik ağırlık ve doğru ittifakların sağladığı paha biçilemez “hafiflik”. İran’dan yönelen füze tehdidinin NATO hava savunma sistemlerince bertaraf edilmesi, bu hafifliği sadece bir askeri başarı değil, toplumsal bir huzur projesi olarak yeniden tescilledi. Güvenlik tüketicisinden üreticisine Çeyrek asır önce Türkiye, devasa piyade gücüyle “güvenlik tüketen” bir konumdaydı. Bugün ise NATO Antlaşması’nın 3. Maddesi gereği kendi kabiliyetleriyle korunan, hatta müttefikleri için “güvenlik üreten” bir aktöre dönüştü. Türkiye artık sadece şemsiye altında korunmuyor; yerli teknolojisiyle o şemsiyeyi bizzat tutuyor. STANAG: Altın anahtar Bu dönüşüm, savunma sanayiimizin NATO standartları (STANAG) ile üretim yetkinliğine dayanıyor. Bu sayede yerli ürünlerimiz İttifaka üye ve partner toplam 92 ülkelik dev bir pazarın kapısını aralıyor. NATO karşıtlarının önerdiği Şangay Beşlisi gibi yapılar, böyle bir entegrasyona ve eşitlikçi müttefiklik hukukuna sahip mi? Cevap, jeopolitik bir gerçeklik olarak ortada. “Dantel” düşüncelerin romantik konforu Türkiye’de NATO karşıtı söylemlerde bulunmak, ironik şekilde NATO’nun sağladığı güvenlik ve özgürlük koridorunun bir sonucudur. Bazıları romantik, entelektüel ve “dantel” kadar narin düşüncelerini özgürce paylaşabilirler; ancak aynı aykırı fikirleri Şangay Beşlisi ekseninde savunmanın ne kadar mümkün olduğu tartışmalıdır. Hayatın kesintisiz akışı Saldırı anında sistemler otomatik devreye girerken, Türkiye’de hayatın ritmi aksamadı. İnsanlar korku iklimine girmeden yaşamına devam etti. İşte bu, devletin omuzlarındaki stratejik ağırlığın toplumda hafifliğe dönüşmesidir. Bu bir “güzelleme” değil; ekonomik ve siyasi bir gerçektir. Ajitasyon ve provokasyona karşı ‘sakin güç’ modeli Abdülhak Hamid Tarhan’ın eseriMakber’deki o meşhur sözle başlamak istiyorum: “Kan olsun diye yazmadım ki kaybından müteessir olayım.” Neden mi? Sınırlarımızdaki güncel tablo yüzünden. ABD’nin, Kürt terör gruplarını bu kez İran müdahalesi için örgütlemesi tam bir ‘déjà vu hissi’ yaratıyor. Ayrıca Kıbrıs’a düşen şarapnel parçaları sonrası Rum kesiminin yarattığı ajitasyon ve İsrail’de muhalefet partilerinin seçim gerekçesiyle tehditkâr açıklamaları, ülkemizde haklı bir metafizik ürpertiye neden oluyor. Ancak Türkiye, geçmiş tecrübeleriyle bu tehditleri yönetebilecek güçtedir. Kamuoyu nezdinde soğukkanlılığı koruyup “Sakin Güç” stratejisine başvurmalıyız. Bu kavram, klasik “Yumuşak Güç” değildir; aksine stratejik sabrı, diplomatik ağırlığı ve askeri caydırıcılığın sessiz ama derin kullanımını ifade eder. Strateji; kamuoyu önünde ciddiyetle gülümseyebilmeyi, kulislerde ise bir satranç ustası gibi hareket etmeyi gerektirir. İstihbari derinlikle, şimdilik cezalandırıcı değil “engelleyici” bir politika izleyerek; bağıran değil, sonuç alan devlet aklını temsil edilmesi gerekir diye düşünüyorum. Fransız şair Lamartine’in Göl şiirindeki yalnızlığın aksine; Türkiye kozmik bir yalnızlık içinde değildir. Bir NATO üyesi olarak ittifakın enstrümanlarını akıllıca kullanacak ve bu bulanık ortamdan burnu kanamadan çıkmayı başaracak akla ilme ve kudrete sahiptir.