ABD, İsrail, İran ve Arap medyasında savaşa dair kullanılan dil ve seçilen kelimeler aynı askerî hamlenin nasıl farklı anlatıldığını açık biçimde ortaya koyuyor. Aynı saldırı bir yerde “caydırıcılık operasyonu”, başka bir yerde “meşru savunma”, bir başka başlıkta ise “bölgesel istikrarı tehdit” olarak sunulabiliyor. ABD medyasında İran “gerilimi tırmandıran aktör”, ABD “caydırıcı” güç olarak tanımlanıyor. İsrail medyasında İsrail, saldırıya uğrayan, savunma yapan ve varoluşsal risk altında olan bir ülke olarak konumlandırılıyor. İran medyasında İran, haksız saldırılar karşısında “ölçülü” davranan ve “zorunlu” olarak cevap veren bir aktör olarak resmediliyor. Arap medyasında ise olay “bölgesel istikrar” çerçevesinde ele alınıyor. Arap medyası asıl vurguyu, faili belirsiz savaşın yayılma ihtimaline yapıyor. ABD ve İsrail’in rolü tartışılsa da bölge ülkelerinin iç hesapları geri planda kalıyor. Kısacası bu savaşta ülkeler pozisyonlarına göre “fili tuttuğu yerden tarif” ediyor. Kim fail, kim mağdur, kim savunma pozisyonunda, meşruiyet üreten ya da tehdidi büyüten ne? Bu soruların yanıtı yok. Daha da önemlisi medya, bu süreci yöneten siyasi liderlerin dünyayı nasıl bir savaşa sürüklediğini sorgulamıyor. Aksine “askerî teknolojiye” aşırı ilgi gösteren bir habercilik sürdürüyor. Haberler genellikle füze menzilleri, İHA sayıları, savunma sistemlerinin başarı oranları, radarlar, yer çekimli bombalar gibi teknik ayrıntılar etrafında kuruluyor. Kim daha gelişmiş, kimin sistemi daha hızlı, hangi füze hangi savunmayı aştı? soruları cevaplanırken bu unsurlar, modern savaşın vitrini hâline geliyor. ★★★ Bilgi savaşı ve dezenformasyon ise askerî teknolojinin gölgesinde kalan bir diğer alan. Dolaşıma giren görüntüler, doğrulanmamış iddialar ya da kasıtlı olarak eksik verilen bilgiler, çoğu zaman füzelerden daha hızlı yayılıyor. Medya, teknik sistemlerin başarısını tartışırken, bu bilgi akışının kim tarafından, hangi amaçla yönlendirildiğini yeterince sorgulamıyor. Oysa yanlış ya da manipülatif bilgi, sürekli alarm hâli, sürekli “saldırı” “Teyakkuz” başlıkları ve arka arkaya gelen teknik analizler, zamanla duyarsızlık yaratıyor. Çünkü teknik dil, duyguyu törpülüyor; savaş felaket olmaktan çok bir kapasite yarışına dönüşüyor. Bir başka deyişle ülkelerin savunma sistemlerinin “başarısı” ön plana çıkartılarak saldırının kendisi ikincil bir ayrıntı hâline gelebiliyor. Böylece “Ne vuruldu?” sorusu, “neden vuruldu?” sorusunun önüne geçiyor. ★★★ Medya savaş anlatısının dikkat çeken bir diğer ortak yönü, savaşa karar veren ülkelerin iç siyasi dinamiklerinin arka plana itilmesi. Gerek ABD gerekse İsrail medyasında haber dilinin “ulusal güvenlik”, “tehdit algısı” ve “zorunlu savunma” “caydırıcılık” gibi başlıklar etrafında kurulmasının nedeni de bu. Böylece hükümet krizleri, liderlik tartışmaları ya da toplumsal kutuplaşma yok sayılıyor. İç politik bağlamı görünmez kılınıyor. Oysa savaşlar iç siyasetten bağımsız değildir. Gazeteci açısından asıl mesele, “ulusal güvenlik” söyleminin ardına saklanan ABD ve İsrail’in politik hesaplarını görünür kılabilmektir. Bu, taraf tutmak ya da niyet okumak anlamına gelmez. Buradaki asıl mesele İran rejimi de değildir. Uluslararası hukukun tanınıp tanınmama ve her ülkenin kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkıdır. Dolayısıyla kararların hangi bağlamda alındığını, hangi iç baskılarla şekillendiğini göstermek, haberciliğin temel sorumluluklarından biri olduğu asla unutulmamalıdır. Çünkü emperyalist işgallerin gerekçeleri değişse de sonuç asla değişmiyor: savaş hâlâ ölüm, yıkım, sürgün demektir.