Vatanı bombalanırken sevinen diaspora

Savaşın ilk günü Londra’da İran Büyükelçiliği’nin önündeki kalabalığın içinde yürürken zihnimde tek bir cümle yankılanıyordu: “Allah hiçbir milleti, ‘kurtuluşu’ vatanının enkazında arayacak kadar çaresiz bırakmasın. Elçilik önünde toplanan İranlıların ellerinde, Şah döneminin aslanlı-güneşli bayraklarının yanı sıra, ABD ve İsrail bayrakları vardı. Karşı parkın duvarlarına da son yıllardaki rejim karşıtı gösterilerde hayatını kaybeden gençlerin fotoğrafları asılmıştı. Yüzlerce kişi rejim karşıtı sloganlar atıyor, ama aynı anda “rejime öfke” ile “vatana bağlılık” arasında savruluyorlardı. “Bir insanı, kendi şehirleri vurulurken alkış tutacak noktaya getiren şey ne olabilir?” diye düşündüm. Öylesi bir rejimden nefret edebilirler, bunu anlamak zor değil. Ama siviller, minicik kız çocukları ölürken sokakta şenlik havası esiyorsa, orada siyasetten çok daha derin bir toplumsal yara var demektir. Bu arada zihnim beni Paris’te doktora yaptığım yıllara götürdü. İran üzerine çalışan Prof. Farhad Khosrokhavar’ın derslerine girdiğim günleri hatırladım. Hocamız, molla rejimi baskısının İranlı gençleri nasıl sessizce bireyselleştirdiğini, toplumun en alt katmanlarından yukarıya doğru nasıl devasa bir sekülerleşme dalgasının yayıldığını anlatırdı. Onun tarif ettiği “dipten gelen dalga” aslında bugün gördüğümüz kopuşun ayak sesleriymiş. Toplumun değişim talebi siyasette hiçbir karşılık bulamayınca, basınç biriktirmiş. Bu süreç uzayınca da en riskli dış müdahale bile çaresiz bünyelere “çare” gibi görünmeye başlamış. Nitekim Dini Lider Hamaney’in ölüm haberinin Londra sokaklarında coşkuyla kutlandığı anlar, bu travmanın en keskin dışavurumuydu. Ancak, o coşkuya eşlik eden yabancı bayraklar, bize acı bir gerçeği fısıldıyordu: Bir devlet, halkının bir kısmıyla dahi gönül bağını kopardığında, o kesim dışardaki aktörü “kurtarıcı” sanabilecek kadar gaflete düşebiliyor. Tıpkı 2003’te, Irak’ta ABD güçlerini sevinçle karşılayıp, kısa süre sonra ülkelerinin mezhep savaşlarına ve enkaza dönüştüğünü izleyenler gibi… Peki, bu insanlar vatan sevgisinden tamamen mi yoksunlar? Elbette değiller. Bu tablo; kendi devletleri tarafından yıllarca “görülmediklerini”, “dinlenmediklerini” hatta “terk edildiklerini” hissetmelerinden besleniyor. Konuştuğumda, birçok muhalif İranlı’da aynı psikolojik sıkışmayı görüyorum: Bir yanda rejimin bitmesi umudu, diğer yanda ülkenin savaş enkazına dönmesi korkusu. “Özgürlük” arzusu ile, yabancı uçakların yaşadıkları şehri vurduğunda yaşadıkları acı aynı kalpte taşınıyor. Tüm toplumların bu tablodan çıkarması gereken basit ama sert bir ders var: Bir ülkeyi ayakta tutan şey yalnızca ordu ya da ekonomi değil. Asıl sigorta; vatandaşın devlete duyduğu aidiyet duygusu. Bu bağ koptuğunda, yalnızca iktidar değil, ‘vatanın ev olma’ hâli de çatırdıyor. Londra’da gözlerimle gördüğüm ve beni sarsan sahneler orada kalmadı. Asya Kupası’nda, İran Kadın Milli Takımı oyuncularının seremoni sırasında milli marşı söylememesi, İran’dan ve diasporadan gelen bazı kutlama görüntüleri hep aynı şeyi fısıldadı: Kopuş; bazen sloganla, sembollerle; bazen de sessizlikle görünür olur. Rejimin yıllardır kendi halkına yaptığı haksızlıklar, bu savaşı ve İran’a karşı yapılanları asla haklı çıkarmaz, meşrulaştırmaz. Sorumluluk saldırıyı başlatandadır. İran’ın büyük sorunlarından biri, halkının azımsanmayacak bir kısmıyla rejim arasındaki gönül bağının kopmuş olmasıdır. İçerideki bu kopuş onarılmazsa, dışarıdaki güç ‘kurtarıcı’ maskesiyle kapıya dayandığında, içeriden bazıları maalesef o kapıyı aralamakta tereddüt göstermeyebiliyor. Dilerim ki tarih, hiçbir milleti kendi evinin yıkımından medet umacak kadar ağır bir sınavla bir daha karşı karşıya bırakmaz. Çünkü o yangın dindiğinde, geriye kalan sadece küller ve o küllerin üzerinde dans eden yabancı gölgeler olur. Ve yine dilerim ki bu Dünya Kadınlar Günü’nde, dünyanın hiçbir yerinde kız çocukları ve kadınlar aşağılanmasın, eşit insanlar olarak yaşasınlar.