Günümüz savaşlarının niteliği hakkında birkaç tez

Dört yanımız savaşlarla kuşatılmış; biri bitmeden diğeri başlıyor. Bin Bir Gece Masalları misali süren savaşlar dizisini tefrika halinde dillendiriyor, dinliyor, yazıyor, değerlendirip aktarıyoruz. Ancak burada temel bir fark var: Dünün savaşları bugününkine hiç benzemiyor. Dünün, bugünün ve yarının savaşları Nisan 2018’den itibaren Centre de reflexion sur l’action et les savoirs humanitaires (CRACH) isimli kuruluşta Klasik Felsefe Tarihi üzerine yazdığı teziyle ünlenen Elba Rahmouni, eğitimi sırasında ahlak felsefesi dersleri de almıştı. Ona göre: “2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgal etmesinden sonra Ortadoğu bölgesi hemen her türlü savaş, çatışma ve operasyona tanık oldu. Dünün savaşları ve bugünün savaşları diye iki ana kola ayrıldılar. Peki, yarının savaşları nasıl olacaktı? Kontrolsüz biçimde türeyip çoğalan savaş kışkırtıcısı ve körükleyicisi politikacılarla provokatörler yüzünden gelecekte iyimser olmak için çok az neden vardı.” Bu karamsarlığı giderme girişiminde bulunan Rahmouni, Paris’teki Po Sicences isimli yüksek eğitim kuruluşuna bağlı Politik İncelemeler Enstitüsü ile Uluslararası Araştırma ve İnceleme Merkezi görevlisi Prof. Bertrand Badie’den değişen modern çatışmalar ve yarının savaşları hakkında seminer vermesini istedi. Prof. Badie’nin fikirlerinden etkilenen Akademisyen Rahmouni’ye bakılırsa; bölgedeki savaşlar belirsizdir; farklı bileşenleri bulunmaktadır ve heterojen niteliktedir. Kalıcı değillerdir; kazananı ve kaybedeni yoktur. Yatay olarak çatışma mantığının üstünlüğüne dayanırken, dikey açıdan toplamda ittifakı içerirler. Birinci Dünya Savaşı, Fransa ile Almanya’nın rekabet ettiği Avrupa merkezinde değil, Balkanlarda patlak vermiştir ki, çatışmanın nedenleri ile ittifak mantığının sonucu olmasına rağmen hayli tehlikeli bir hal almıştır. Prof. Badie savaşları şu şekilde sınıflandırmıştır: 1- Zayıfların Savaşı. 2 -Güçlülerin Savaşı. 3- Hegemonik Savaş. 4- Güçlenme Savaşı. 5- Rekabet Savaşı. 6- Yeni-Emperyal Savaş. Örneğin bölge çapında denetim ve kontrolünü pekiştirmek için İsrail hegemonik bir savaşı yürütürken, İran hegemonya karşıtı bir pozisyonda görünmektedir. Esasen İran, “İslam Devrimi” modelini ihraç ederken ve son 30 yılda bizzat veya bölgedeki uzantıları/vekilleri aracılığıyla Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen’de hegemonyasını kurmak adına askeri ve siyasi bir mücadele veriyordu. Ancak bu mücadele, günümüzde (2025-2026) ABD-İsrail tarafından ters yüz edildi ve üstünlük bu ikilinin ellerine geçti. (FB) Güçlenme Savaşları ise devletlerin uluslararası alanda ağırlıklarını koyup kabul ettirebilmek için kendi güçlerini kanıtlama mücadelesidir. Rusya’nın Suriye’deki konumu böyleydi. Bu tür devletler kuvvetlendikleri ölçüde çatışırlar, çatışmayı arzu ederler ve yıkıcı olurlar. Ancak asla yaratıcı ve yapıcı olamazlar. Söz gelimi güç-kuvvet, Saddam Hüseyin ile Kaddafi’yi alaşağı etmiştir ancak yeni bir dünya düzeni tesis edememiştir. Rekabet Savaşına örnek vermek gerekirse Rusya ile ABD’nin Suriye’deki kıyasıya mücadelesiydi. Yeni-Emperyal Savaş ise daha çok orta ölçekli bölgesel devletlerin başvurduğu bir savaş türüdür. Onlar, bölgesel çekişme ve meseleleri çözmeyi kendilerine bahşedilmiş doğal bir hak ve rol olarak bellerler. Eskiden bu tür meseleleri batılı güçler üstlenirdi. Zamanla batılıların bu husustaki görüşme ve müzakere yaptıkları bölgesel güçlerin emperyal heves ve hırsları depreşti. Batılı devletlerin yardımını istemeden ve onlarla masaya oturmadan bölgedeki sorunlara müdahale etmeye başladılar ve çözmek isterken daha beter hale getirdiler. Tipik örneklerini Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve İran’ın son zamanlardaki dış politika pratiklerinde görmekteyiz.” Siber savaş ve daha ileri aşamaları hakkında ezber bozucu söylemleri dile getiren Bertrand Badie, kitlelerin potansiyel enerjisinin asla unutulmaması gerektiğini de vurguluyor: “Par-delà la puissance et la guerre: la mystérieuse énergie sociale.” (Güç ve Savaşın Ötesinde: Gizil Sosyal Enerji) Bertrand Badie’nin « L’ère des nouveaux conflits » başlığıyla yayınlanan videosundan konuyu izlemek mümkün. Tercihli, zorunlu ve önleyici savaşlar Lübnanlı deneyimli yazar ve gazeteci Refik Huri, Ortadoğu’daki savaşları farklı kategoriler altında ele alıyor. Ortadoğu Savaşı ( (حرب الشرق الأوسط ) başlıklı ve 4 Mart 2026 tarihli makalesini birlikte okuyalım: “Olayların en tehlikeli yanı İran Mürşidi Ali Hamaney’in öldürülmesiyle savaşa başlanması oldu. İran’ın en tehlikeli misillemesi İsrail ve Amerika’nın askeri hedefleri yerine, bu işe karışmayan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Ürdün’deki sivil hedefleri vurması ile somutlaştı. Her durumda tarihçilerin yazıp söylediklerine bakarak ABD’nin şimdiki savaşı, ‘Tercihli Savaş’ diye nitelenebilir. Zira birçok çatışma-vuruşma-dövüşme yeteneğine sahipken bilinen anlamdaki savaşı başlatmayı tercih etmiştir. Karşısında zorluklar vardır, çünkü ne olacağı belirsiz bir vuruşu tetiklemiştir. Ekim 1973’deki Arap-İsrail Savaşı sayılmazsa (ki bu savaşta sürprizi yapan taraf Mısır ile Suriye oldu, saldırı onlardan geldi-FB) İsrail’in girdiği/ başlattığı bütün savaşlar ‘Önleyici Savaş’ olarak nitelenebilir. Buna karşılık İran’ın yapıp ettikleri meşru müdafaa kabilinden ‘Mecburi/Zorunlu Savaş’ kategorisine girer. 1980’lerdeki ‘İran-İslam Devrimini’ başta komşu ülkeler olmak üzere Müslümanların yaşadıkları her yere ihraç etme sürecindeki savaş fiiliyatta ‘Tercihli Savaş’ kapsamındaydı. İran’ın o dönemki radikalleri, bu uğurda komşularıyla veya ilgili devletlerle kapışmayı, ilişkileri kesmeyi veya sürtüşmeyi göze alabiliyorlardı. Şu an Tahran yönetiminin yüz yüze geldiği saldırı bölgedeki uzantılarını/vekillerini de katarsak ‘Beka Savaşı’ (Ölüm Kalım Savaşı) kapsamında görülebilir. İran’ın uzun menzilli füzeler ve geliştirilmiş intihar (Drone türü) hava araçlarıyla vurduğu İsrail ise geçici olarak ‘Beka Savaşı’ ile karşı karşıyadır. Oysa aynı savaş Amerika açısından bölgenin yeniden şekillendirilmesi olarak algılanıp sunulabilir.” İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in savaş tanımı İspanya Başbakanı Pedro Sánchez; dingili bozulmuş, çivisi çıkmış bugünün dünyasında yine dokuz köyden (daha çok ABD ile AB devlet adamları tarafından) kovulmayı göze alarak şu doğruyu tekrarladı: “Sömürgeci/işgalci/kirli savaşlar kötülüğün salgınıdır; toplu katliamlardır, insanlık suçudur ve kazananı yoktur.” 6 Mart 2026 tarihli konuşmasında, Sánchez gerekçelerini şöyle sıralıyordu: • 23 yıl önce, başka bir ABD yönetimi bizi Orta Doğu’da bir savaşa sürükledi. • O zamanlar da bu savaşın Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarını ortadan kaldırmak olduğunu iddia etmişlerdi ve demokrasiyi getirmek için saldırı yapıldığı söyleniyordu. • Ancak gerçekte kıtamızın Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana yaşadığı en büyük güvensizlik dalgasını tetiklediler. • Irak Savaşı, cihatçı terörizmde ciddi bir artışa, Doğu Akdeniz’de büyük bir göç krizine ve genel olarak enerji fiyatlarında artışa yol açtı. • Bir yasadışılığa başka bir yasadışılıkla karşılık verirseniz, insanlığın büyük felaketleri işte böyle başlar. • İspanya bu felakete ve savaşa karşıdır. Çünkü biz hükümetlerin insanların yaşamlarını iyileştirmek, sorunlara çözüm üretmek için var olduğunu, insanların yaşamlarını daha da kötüleştirmek için olmadığını savunuyoruz. • Bu görevi yerine getiremeyen liderlerin başarısızlıklarını savaş dumanıyla örtbas etmeleri ve bu süreçte birkaç kişinin ceplerini doldurmaları kesinlikle kabul edilemez. • İspanya bu savaşa karşıdır ve pozisyonunu kimse değiştiremeyecektir. Irak Savaşı güvensizliği başlatmıştı. İran Savaşı dünyayı daha güvensiz bir yere dönüştürdü. Bu savaş daha adil bir uluslararası düzen getirmeyecek. Biz bu felakete karşıyız!” Post-modern savaşta devletin dayanıklılığı Stratejik Analist Dr. Osman Gazi Kandemir savaş hakkındaki tezleri güncelleyen bir yazı yazdı, bir paragrafını paylaşıyoruz, ( https://www.indyturk.com/node/773599/ , 2 Mart 2026): “Modern savaş teorileri uzun süre devletleri askerî kapasite üzerinden değerlendirdi. Ordunun büyüklüğü, hava üstünlüğü, füze kabiliyeti ve caydırıcılık kapasitesi temel parametrelerdi. Ancak son yirmi yılda -mekanizasyondan sonra teknolojinin de harp sahasına girişiyle birlikte- literatürde belirgin bir kırılma yaşandı. Artık mesele yalnızca savaşma gücü değil; savaş sırasında ayakta kalabilme kapasitesi. Bu çerçevede öne çıkan kavram ise ‘devlet dayanıklılığı.” İran-İsrail savaşında iki farklı savaş anlayışı Hava Kuvvetleri İstihbarat Eski Başkanı Gürsel Tokmakoğlu, 5 Mart 2026 tarihinde independent Türkçe gazetesinde yayımlanan değerlendirmesinde İran’ın savunma eksenli savaşını şöyle eleştiriyor: “İran kendisini bir savaş içerisinde ‘Aktif Taktik ve Operatif Savunma’ yapabilecek güçte geliştirmemişti. Ne yapmaya odaklanmıştı? Füzelerle Stratejik Savunma ve diğer bütün imkânlarla -ki içinde asimetrik unsurlar da var- ‘Pasif Stratejik Savunma’ yapabilmek. Ama bütün bir savaş anlayışını gerektiren bu sahne, nasıl olacak bu? Bu bir operasyon, nasıl kazanacaksınız? Cidden inceden inceye saldırılar olacak ve sizin bunlarla baş etmeniz gerekecek. Kaldı ki siz düşmana etkili taktiksel ve operatif dokunuşlar yapabilmelisiniz. Nerede bunlar? ‘Pasif Stratejik Savunma’ hesabından anlaşılan şu: İsrail ve diğer gerekli yerlere sivil yerleşim noktalarına stratejik füzeler fırlatırım, hükümet ile halkın arasını açarım. Böylelikle en azından düşmanlardan biri olan İsrail halkının ‘Harbe Devam Azim ve İradesini’ kırarım. Hürmüz Boğazı’nı sivil ticari gemilere kapatırım, küresel petrol ve gaz arzını bir baskı aracı olarak kullanırım, Körfez Ülkeleri’nin ABD ve İsrail karşısına hizalanması için, baskıyı onların üzerine de kurarım… Oysa böylesi bir ‘Savunma Doktrini ve Mimarisi’ yetersizdi…” Tokmakoğlu ‘Önleyici Savaş’ doktrininin içini ise şu cümlelerle dolduruyor: “…Zaten kritik olan husus da buydu; düşmanı zayıf anında yakalamak ki, ABD ve İsrail o bahsedilen Önleyici Savaşı bu nedenle yaptı; Fırsat Hedefi olarak gördüklerini hemen elimine etti. Bunlardan birincisi Hamaney’i, diğeri de savunma ile dini elitlerini (seçkinlerini) elimine etmekti.” Çıplak Güç nereden çıktı? Bütün bunlardan sonra elimizde kalan somut gerçek şudur: Çıplak güç! Güçlü olanın kazanacağı bir tür orman kanunu! Günlük uluslararası ilişkilerde tanık olduğumuz bu gelişmeler çok boyutlu ve çok kutuplu bir sisteme duyulan güvensizlik meselesi yahut güç dengelerinin bozulması olarak algılanmamalı. Acı gerçek şudur ki: Dünya Düzeninin tarihi kırılganlığıyla karşı karşıyayız. Yaşamsal sorunun vakti gelmiştir: Güçten, kuvvetten başka bir şeyin hükümsüz kaldığı bir ortamda kim kendisini nasıl koruyabilecektir? Bunun yanıtı geleneksel anlamdaki “askeri yöntemler” değildir. Zira günümüzde savaşlar sadece silahlarla kazanılmıyor. Bunun dışındaki gerekliliklere bakmalıyız: İç bütünlüğünü sağlamlaştırmayan bir devlet-ülke dış müdahaleye ve saldırılara dayanamaz. Ekonomik açıdan bağımsız olmayan bir devletin egemenlik hükmü de geçersizdir, zayıftır. Kurumlarla toplum arasındaki güvenin yıpranıp aşınması durumunda, devletin zırhı ve güvenliği tek bir kurşun atılmadan da delinebilir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Savaş tez nitelik Faik Bulut, Independent Türkçe için yazdı Faik Bulut Cumartesi, Mart 7, 2026 - 13:30 Main image:

Fotoğraf: X

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Günümüz savaşlarının niteliği hakkında birkaç tez copyright Independentturkish: